Kompakt Disk Blog

"Dinle, oku, gör: Müzik, kitap, film"

Cuma Şarkısı

Hiç yorum yok


Rushmore'u izlerken çaldı... Rolling Stones'un 1966 tarihli Aftermath albümünden I'm Waiting. Gözden kaçırmışım bunca yıldır.

Teşekkürler Wes Anderson :)

The Rolling Stones - I Am Waiting by Library Music

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Yeni yıldan beklentiler...

1 yorum
Ev yapımı yeni yıl kartı... Mutlu Yıllar!

1 yorum :

Yorum Gönder

Puslu Kıtalar Atlası

Hiç yorum yok

"Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ver erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı."

Yukarıdaki cümleyi ilk okuduğumda herhalde bu kitabı anlamam pek mümkün olmayacak dedim kendime. Ve fakat okumaya devam edince fikrim yavaş yavaş değişti. Evet aşina olmadığım ve bilmediğim kelimeler kullanılmıştı. Buna rağmen şaşılacak derecede akıcı bir üslup ve merak uyandıran hikayelerle karşılaştım. Hikayeler diyorum çünkü pek çok karakterin farklı hikayelerini okuyoruz aslında. Bu hikayeler zaman zaman odak noktasından uzaklaşıyormuş hissi yaratsa da bir süre sonra asıl hikaye ile bağlantılı şekilde ilerlemekte. Evet itiraf ediyorum bazen koptuğum noktalar olmadı değil. Soru işaretleri kalsa da sonunda taşlar yerine oturdu. Karakterler üzerinden anlatılan hikayelerin hepsi birbirinden ilginç ve komikti. Detaylıca tasvir edilmiş bu karakterler gözümün önünde tüm o absürdlükleriyle belirince kendimi gülmekten alıkoyamadım doğrusu. Dertli, Vardapet, Hınzıryedi ve Kubelik'in öyküleri harika.

Uzun İhsan Efendi Rendekar'ın söyledikleri hakkında düşünmektedir.
‘Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.’
Rendekar aslında Descartes'dan başkası değil.

Uzun İhsan Efendi'nin yemeden, içmeden, çalışmadan nasıl yaşadığını ve geçindiğini merak eden oğlu Bünyamin annesi hakkında da hiçbir şey bilmemektedir. Babasının düşlerinde kendisi için hazırladığı 'Puslu Kıtalar Atlası' ile maceraya çıkacaktır. Çok silik bir karakter olan Bünyamin kahraman olamayacağını bilmektedir. Kimbilir belki de görevi kahraman olmak değildir.

Konstantiniye'de geçen hikayelerde sık sık eski İstanbul'u hayal etmeye çalışabilirsiniz. Galata, Haliç, Tahtelkale ve Topkapısı... Yeri ve zamanı belli olmayan bir kitap aslında. 1681 diye geçiyor tarih ama okurken zaman çok önemli olmuyor. Masal, düş, yaşam, ölüm, uyku, kıyamet, güç, bilim gibi kavramlarla ve hayal edebileceğiniz şekilde betimlenmiş karakterlerle örülü bir rüya alemi. İçinde dilenciler, yeniçeriler, lağımcılar var. Okuyunca hayatınızın kitabı olmayacak elbette. Ama başka bir alemde yaşıyormuşcasına bir hafta geçirdiğimi ve okurken çok eğlendiğimi söyleyebilirim.

Ek olarak, Puslu Kıtalar Atlası kadınsız bir kitap. İçinde kadın karakter barındırıyor evet ama öyle kısa ki. Tıpkı Anaerkil Anadolu uygarlıklarının tanrıçası Kibele gibi tasvir edilmiş olan geniş kalçalı ve bol çocuklu Binbereket ve hüzünlü, masum, şefkatli Aglaya dışında karekter yok.

Kitabın psikolojik analizine şuradan ulaşabilirsiniz.
http://www.ihsanoktayanar.com/resim/mehmetgunes.pdf

Alıntılar:
"ey kör! aç gözünü de düşlerden uyan. simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. bırak dünyanın haritasını yapmayı! daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. gülleri ve bülbülleri görmeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"

"Kendime hâkim olabilseydim belki de seni, çoktan içine girdiğim bu maceraya bırakmazdım. Sana olan sevgim biricik oğlumu tehlikeye atmama engel oluyor. Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş degilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yolaçmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma."

"Bilme tutkusu insanları nasıl bir sona sürüklüyor. görmek, duymak, bilmek ve öğrenmek isteyen şu zavallı cerraha gösterilmeyen saygı, sadece karanlığı, soğuğu ve sessizliği algılayan ve hiçliği bilen bir cesede gösteriliyor. onu katleden insanlar evlerine döndüklerinde belki de çocuklarına kubelik'in acı sonunu ibretle anlatacaklar ve bilginin tehlikelerini birer birer sayacaklar."

"...bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmektir. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. dünyaya olan kayıtsızıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şevkten bir alem kurup keder ve ızdırıp fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlar..."

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar

2 yorum

Sinir Krizinin eşiğindeki kadınlar (Mujeres Al Borde Un Atague De Nervios), 1988 yılına ait bir Pedro Almodóvar filmi. Filmde, hikaye hiç eskimeyen kadın-erkek ilişkileri üzerine.

Sevgilisi trafından terkedilen Pepe'nin bir günde başına gelen absürd olayları izliyoruz. Pepe sevgilisi Ivan'ı elinden kaçırmıştır ve film boyunca Ivan'a ulaşmaya çalışır.

Bu canhıraş uğraşı sırasında, sinir krizinin eşiğindeki diğer kadınlara da yardım etmeyi ihmal etmez. Ivan'ın eski karısı zaten bu durumdan muzdarip olup hastaneden çıkmıştır. Delidir ama iyileşmiş taklidi yapabilmiştir. Ivan'ın kekeme oğlu ve onun bakire nişanlısı, Pepe'nın evini kiralamak için gelirler. Bir arkadaşı ise şii teröristleri evinde ağırladığından polislerin peşinde olduğundan emindir. Pepe'ye sığınır. Tüm bu anormal karakterler ve tesadüfler karmaşasında bile soğuk kanlı ve güçlü bir kadındır Pepe. Tüm Almodóvar filmlerindeki kadınlar gibi.

Yol geçen hanına dönen çatı katı dairede, yanmış bir yatak, bozuk telefon, kırık cam, uyuyan bir kadın gibi açıklanamayan olayların üstüne gelen polis de işin içinden çıkamayacaktır.


Almodóvar hikayenin özünü en iyi anlatan ismi, lafı dolandırmadan direk filme vermiş. Filmdeki kırmızı yoğunluğu, dekor, kostümler harika. Oldukça dişi, samimi ve eğlenceli bir film sinir krizinin eşiğindeki kadınlar. Benim gibi absürdlük sevenlerdenseniz izleyin yoksa bulaşmayın.

Filmden Aklımda Kalanlar:
- Erkekler beni kullanıyor ve bunu iş işten geçtikten sonra anlıyorum. Baksana Arap dünyası bana neler yaptı.
- Biraz para biriktirip kendime yeni motosiklet alacağım ve onu terkedeceğim. Motosikleti olan bir kadın neden bir erkeğe ihtiyaç duysun ki?
- Motosikletin dinamiğini anlamak erkekleri anlamaktan daha kolay.
- İki gündür herkes bana hayır diyor. Artık hayır deme sırası bende. HAYIR!

2 yorum :

Yorum Gönder

Cuma Şarkısı

Hiç yorum yok

Blonde Redhead, Penny Sparkle adlı son albümünü geçtiğimiz aylarda yayımladı. Son albüm Here Sometimes, Not Getting Theree gibi güzel şarkılar barındırsa da ben eskileri hala daha çok seviyorum. 23, The Dress, Falling Man ve aşağıdan dinleyebileceğiniz Elephant Woman...

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Neil Gaiman'dan 'Yeraltı' Edebiyatı

Hiç yorum yok

Richard Mayhew, iyi bir işi, güzel bir nişanlısı olan ve Londra'da yaşayan sıradan bir insandır. Nişanlısı Jess (Jessica), Richard'da muazzam bir koca potansiyeli gören ve onu bu yönde şekillendirebileceğine inanan dominant bir kadındır. Mükemmeliyetçi ve kuralcı karakteri Richard'ın tam tersidir. Sanat işleri ile iştigal etse de hayal gücü denen şeyden bihaber güzeller güzeli Jessica'ya sahip olduğu için, Richard kendisinin şanslı olduğunu düşünür.

Bir gün, Jessica'nın tüm itirazlarına rağmen, kaldırımda yatan yaralı bir kıza yardım eden Richard'ın tüm hayatı değişecektir. Aşağı Londra(London Below)'dan gelen Door(Kapı), tüm ailesini kaybetmiştir ve başı beladadır. Acımasız katiller Bay Vandemar ve Bay Croup, evine kadar gelip Richard'ı tehdit etmekten çekinmezler. Bu garip görünüşlü kız, ortaya çıktığı gibi esrarengiz şekilde ortadan kaybolur. Door'un istediği yere kapı açmak gibi bir yeteneği vardır.

Bu olayın hayatına olan etkisini ertesi gün anlayan Richard'ın, hiç kimsenin onu farketmediğini ve görmediğini anlaması uzun sürmez. Banka kartları çalışmaz, taksiler durmaz, iş yerindeki masası yoktur, Jessica onu tanımaz. Tüm bu gelişmelerin sebebi olan Door'un kendisine bu durumu açıklayacağını ve eski hayatını ona geri vereceğini umarak kızı bulmak için harekete geçer. Richard'ın 'gerçek' dünyaya ulaşması için bu ürkütücü ve garip yolculuğa çıkmaktan başka çaresi yoktur.

Fantastik edebiyatın İngiliz yazarı Neil Gaiman'dan Neverwhere, dilimize çevrilen haliyle Yokyer, İthaki Yayınları'ndan mayıs ayında çıktı. Gaiman, hikayeyi ilk önce BBC için dizi senaryosu olarak hazırlamaya başlamış ve fakat memnun kalınca kitaplaştırmaya karar vermiş.

Evsizlerin hayatını anlatmak için yola çıklan hikayede, Londra gibi uzun ve karmaşık bir metro hattına sahip kentin durakları kullanılarak alternatif bir dünya yaratılmış. Aşağı Londra denilen bu dünyaya, metro istasyonları dışında kanalizasyon kapaklarından, tünellerden ve çıkmaz sokaklardan da ulaşılabiliyor.

Bu insanların Yukarı Londra sakinleri tarafından çok dikkatli bakmadıkça görülmemeleri, normalde de evsizlere dikkat etmeyen ve görmeyen biz insanların, sadece görmek istediklerimizi gördüğümüzün bir kanıtı.

Bizim dünyamızın aksine, Aşağı Londra'da feodel yapı devam eder. Kontluk ve beylikler vardır. Alışverişlerinde asla para kullanmayan bu insanlar, takas yolu ile istediklerini alırlar. Her hafta farklı bir yere kurulan, Seyyar Pazarları vardır.


Senaryodan kitaba çevirildiğinden olsa gerek, karakterler detaylıca tasvir edilmiş. Her biri akılda kalıcı ve ilgi çekici. Lady Door, Aşağı Londra'yı bir araya getirerek demokratik bir şekilde yönetmek isteyen Kont Portico'nun kızıdır. Marquis de Carabas ise konta iyilik borcu olan düzenbaz, hırsız ve yalancının tekidir. Asla güvenilmemesi gereken bu karakter Door'un en çok güvendiği adamdır. Avcı, Londra'nın altında yaşayan hayvanı öldürmeyi kendisine takıntı haline getirmiş bir korumadır. İhtiyar Bailey, Lamia, Yılan Kadın, Anasthesia ise kitapta geçen diğer karakterler. Benim içinse -ne kadar iğrenç olurlarsa olsunlar- en eğlenceli olanaları Bay Vandemar ve Bay Croup oldu. Oldukça komikler. Yandaki resim tasvire uygun olsa da ben biraz daha kirli hayal etmiştim doğrusu.

Kitapta kullanılan metro istasyonlarının isimleri, Aşağı Londra'da gerçekliği ile vardır. Örneğin, Earl’s Court (Kont’un sarayı) adlı istasyonda yaşlı kont ve trenine rastlarız. Islington semtinin metro durağı olan Angel, kitapta bir melek olarak karşımıza çıkan Islington'dan başkası değildir. Shepherd's Bush(Çoban Çalılığı) istasyonunda gerçekten çobanlar yaşar ve tehlikelidirler.



Fantastik edebiyat severlerin okuması gereken bir kitap Yokyer. Gotik havası ve karakterleriyle oldukça eğlenceli vakit geçirtir. Belki bir nebze de farkındalık yaratabilir insan bünyesinde.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hayal Et!

Hiç yorum yok
John Winston Ono Lennon (d. 9 Ekim 1940 - ö. 8 Aralık 1980)


Dünya barışına inanan, müzikleriyle tarihte yeni bir sayfa açan, hayalperest John Lennon'ın ölümünün üzerinden dün, yani 8 Aralık 2010 itibariyle tam 30 yıl geçti.

40 yaşında bir hayranı tarafından öldürülen yuvarlak gözlüklü, protest ve yetenekli adam gerçekten dünyayı değiştirebileceğini düşünüyordu ve bunun için mücadele etti.

İnsanların Vietnam savaşını sorgulamasını sağladı. Yaşasaydı belki de Irak, Afganistan, Bosna ve Filistin için de mücadele edecekti. Masum insanların ölmesi tamda Lennon'ın isyan ettiği otorite ve sistemden kaynaklanıyordu.

Her geçen gün artan politik tavrını müziğinede yansıtan Lennon, Working Class Hero gibi bir şahaseri bize armağan etti.



Karısı Yoko Ono, John'un hiç yayınlanmamış 10 kadar şarkısını elinde bulunduruyor. Ve dünyanın sanat ortamının buna hazır olduğuna inandığı zamanda bu şarkıları yayınlanacağını söylüyor. Umalım ki beklenen zaman bir an önce gelsin.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

The Royal Tenenbaums

Hiç yorum yok

Basit diye tanımlayabileceğimiz, ayrıntılarda gizli, absürd karakterli filmleri çok seviyorum. Film bitince anlamsız belki ama sakin, dingin ve huzurlu bir ruha kavuşuyoruz yaa işte öyle birşey istediğim aslında. Aman sonu beni şaşırtsın, afallayayım, şok olayım gibi derdim yok. Filmin sonu başından belli olsa da hikaye güzel anlatılmışsa eğer izlemem için yeterli.

2009'un animasyon filmlerinden Fantastic Mr. Fox, tilki olsa da orta yaş bunalımı yaşayan bir aile reisi olarak, dürtüleri sayesinde başına açtığı belaların eğlenceli ve dramatik anlatımıyla ile beni epey eğlendirmişti. Filmin yönetmeni Wes Anderson ile tanışmam bu şekilde oldu ki kendisinin karakterlere ve detaylara çok önem veren bir yönetmen olduğu belliydi. Söz konusu animasyon olsa dahi.

The Royal Tenenbaums 2001 yapımı bir Wes Anderson filmi. Filmle ilgili uzun uzun yazmıyorum. Herkese hitap eden bir film olmadığı kesin. Sevmeniz için yukarıda yazdıklarıma bir miktar katılmanız gerek yoksa sizin için tam bir hayal kırıklığına dönüşebilir.

Kısaca bahsetmek gerekirse, Royal Tenenbaums karısıyla uzun yıllar ayrı yaşamış ama boşanmamıştır. Karısına evlenme teklif edildiğini öğrenince tekrar yuvaya dönmeye karar verir. Sivri dilli, umursamaz karakteri yüzünden çocukları tarafından pek sevilmez.

Richie, Chass ve Margot(evlatlık) çocukken birer dahi olarak tanımlansalar da ilerleyen yaşlarında bu başarılarını sürdüremeyen yalnız ve sorunlu yetişkinlerdir artık.

Yıllar sonra ailenin tekrar bir araya gelmesi üzerine kurgulanmış filmde, bu enterasan karakterlerin hayatına yakından bakarız.


Yukarıda da söylediğim gibi film ayrıntılarda gizli.

Müzikler çok güzel.. Soundtrack albümünde John Lennon, Bob Dylan, The Clash, Nick Drake var mesela. Yine karakterlere özgü temalar söz konusu.

Her karakterin kendine has bir giyim tarzı var ve üst başları çok değişmiyor. En güzeli film boyunca kırmızı adidas eşofmanla dolaşıp, cenazede siyahını giyen Chass ile çocukları Ari ve Uzi olsa gerek. Yine kürk mantolu ve çizgili elbiseli Margot, uzun saçları ve çıkarmadığı saç bandı ile Richie, kovboy tarzı ile Eli... Sanırım 70'ler ekolünden bu kıyafetlerle hepsi stil sahibiydi doğrusu.

Kadro epey geniş. Gene Hackman, Anjelica Huston, Ben Stiller, Gwyneth Paltrow, Luke Wilson, Owen Wilson, Bill Murray ve Danny Glover... Ve kilit adam Kumar Pallana...

Gwyneth Paltrow iyi oynamış, çok beğendim. Kendisinin yine iddiasız birkaç filmi vardır sevdiğim. Duets ve Shallow Hal. Belki de gizli Gwyneth Paltrow hayranıyımdır. Bilemiyorum.

Filmde Gypsy Taxi diye bir olay vardı. Bizdeki korsan taksilere denk olduğunu düşündüm. Eğer gerçekten böyle taksiler varsa...

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Bir yönetmen iki film: Anders Thomas Jensen

Hiç yorum yok
Bu aralar izlemek isteyipte izleyemediğim filmler, okumak isteyipte okuyamadığım kitaplarla boğuşuyorum. Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen'in yazıp yönetiği 2 filmini nihayet izledim.


Adam's Apples (Adams æbler):
2005 yapımı film Adem'in Elmaları olarak Türkçe'ye çevrilmiş. Eski bir neo-nazi olan Adam hapishaneden çıkınca toplum hizmeti için, Danimarka'nın kırsal bölgesindeki bir kiliseye gönderilir. Kilisenin pederi Ivan, Adam'ı karşılar ve burada kaldığı süre boyunca kendine bir amaç edinmesini söyler. Adam hayatı boyunca hep pasta yapmak istemiş olduğunu söylerken aslında dalga geçse de, peder Ivan için hayatta kötü ve yanlış olan hiçbir şey olmadığından Adam'ı ciddiye alır ve bahçedeki elma ağacına iyi bakmasını ister. Zira o elmalar, Adam'ın elmalı pastası için kullanılacaktır. Pek tabi Adam bu görevi de başlarda ciddiye almaz. Odasına yerleştiğinde ilk işi Hitler'in fotoğrafını duvara asmak ve pederin getirdiği İncil'i bir köşeye fırlatmaktır.

Kilisedeki diğer karakterler ise yaşlı Paul, eski bir tenis oyuncusu, kleptoman ve pedofili Gunnar, uluslararası bir petrol şirketine kafayı takmış, sistemden şikayetçi ve Paki olarak çağrılan Pakistanlı Khalid ve filmin kilit adamı Dr. Kolberg. Sonradan bu ekibe çocuğunun özürlü doğmasından endişe eden alkolik Sarah'da katılır. Khalid karakterinin terörist kılıklı gösterilmesi başta ırkçı bir yaklaşım olarak gözüme batsa da batının doğuya bakışının aslında tamda bu karakter olduğunu söylüyordu yönetmen. Bir neo-nazi ile aynı yerde olması ve sonradan Adam tarafından korunması da değişimin işareti olacaktır.


Zaten fotoğrafa bakınca birbirinden alakasız bu tiplerin birlikte ne yapacağını sorguluyor insan. Fakat karakterler öyle ince işlenmiş ki asla göze batmıyor. Hepsinin bir arada olmasının bir nedeni var. Kader!

Peder Ivan, karısının intihar ettiğini kabullenemez ve yanlışlıkla bir kutu hap içtiğini söyler. Tekerlekli sandalyedeki özürlü oğlunun kendi başına hareket etmesi mümkün değildir ama peder ona normalmiş gibi komutlar verir. Hitler'i tanımaz. Hala içki içip hırsızlık yapan Gunnar'ın tüm günahlarından arındığına emindir. Vaaz sırasında gittiği için yaşlı Paul'ü tuvalete göndermez. Kötü olan hiçbir şeyi görmeyen Ivan'ın, kutsal kitaptaki Job(Eyüp)'un Hikayesinde, Job'un başına gelen musibetlerin Tanrı tarafından yapıldığı açıkça yazılmış olsa da bu hikayede Ivan için kabul edilmezdir. Çünkü kötü olan her şey şeytandan gelir ve şeytan insanı sınar. Tıpkı elma ağacının başına gelenlerde olduğu gibi. Kurtlanan, kargaların yağmaladığı ve üzerine yıldırım düşen elma ağacı, Ivan'a göre şeytanın sınamasıdır. Eğer Adam elmalı pastasını yapamazsa şeytan kazanacaktır.

Adam'ın pasta yapmak dışında kendini adadığı asıl amacı Ivan'a gerçekleri anlatmak olacaktır. Fakat bu sandığı kadar kolay değildir.


The Green Butchers (De grønne slagtere):
Türkçe'ye Çaylak Kasaplar olarak çevrilmiş olan 2003 yapımı film, Anders Thomas Jensen'in ikinci uzun metraj filmi. Aslında Adam's Apples'dan eski olmasına rağmen ben izlediğim sıraya göre yazıyorum.

Svend ve Bjarne adında iki kasap çırağının yeni bir dükkan açmak istemsiyle başlar hikayemiz. Svend kendisini sürekli aşağılayan kasap Holger'dan kurtulmak ve başarılı olmak istemektedir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Svend, her zaman aşağılanmış, alay edilmiş bir adamdır. Çok fazla terler, panik olur ve iletişim kurmakta başarılı değildir.

Bjarne içinse nerede bir hayvan öldürdüğünün pek bir önemi yoktur. Yeni doğum yapmış bir zürafayı görmek için hayvanat bahçesine giderken arabayı kullanan ikizi Eigil, önüne çıkan geyiğe çarpmamak için direksiyonu kırdığında, kazadan sağ kurtulan sadece Bjarne, Eigil ve geyiktir. Anne-babasını ve karısını kaybeden Bjarne artık hayvanlardan nefret etmektedir. Gördüğü yerde hayvanları öldürdüğü için polis onu bir kasabın yanına çırak olarak verir ve öldürmek artık mesleği haline gelir.

Yeni kasap dükkanı açılışta pek ilgi çekmez. Bu iki karakterin kaderi Svend'in bir kaza sonucu insan eti satmasıyla değişir. Kapıda kuyruklar oluşur, televizyona çıkarlar. Herkes Svend'in cici tavuğundan ister. Başarıya aç olan Svend için bu bir mucizedir ve bunun devam etmesi gerekmektedir. Artık insanlar kaza sonucu değil, bilerek ve isteyerek derin dondurucuya gönderilir.


Anders Thomas Jensen yine karakterlerde harika işler çıkarmış. Cenaze törenlerinde kilisenin pederine yardım eden Astrid, cesetleri yanarken izlemekten hoşlanan kimsesiz bir kızdır. Kasap Holger, bu iki ahmağın asla başarılı olamayacağını düşündüğünden olayı araştıracaktır. Peder ise bir zamanlar geçirdiği bir uçak kazasında tek sağ kalan insandır ve hayatta kalmak için karısını yemiştir.

Ole Thestrup, The Green Butchers'ta kasap, Adam's Apples'ta Dr.Kolberg rolünde olanlara anlam veremeyen bilirkişi olarak çıkar karşımıza. Bilinçli olmasa da düğümü çözen karakterdir.

Yeni başlangıçlar, absürt karakterler, kilise, peder, mucizeler, dram, değişim ve mutlu sonlar iki filmin ortak özellikleri arasında sayılabilir. Kara mizahın başarılı örnekleri. Aslında dramdır anlatılan ama mutlu eder. Kahkahalar attırmaz belki ama gülümsetir. Türün meraklıları için iki iyi film.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Sorun Yaratan Bir Adam: The Bothersome Man

Hiç yorum yok

Ne yenilen yemeklerin tadı var burada, ne sıcak çikolatanın ne de sevişmelerin.

İskandinav ülkeleri hakkında en önemli bilgimiz herhalde yüksek intihar oranlarıdır. Norveç'te yetkililer, denizde ve/veya gölde bulunan cesetlerin çoğunun fermuarının açık bir halde bulunmasını, iyice kafayı çeken Norveçlilerin işemek için kıyıya geldiklerinde ayakta duramayıp suya düşmeleri sonucunda donarak ölmeleri olarak açıklıyor. Eminim o sırada ülkelerinden çıkan metal müzik gruplarını da dinlemeyi ihmal etmiyorlardır.

Bu yalnız ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmış ırkın intihar ve ölümleri, henüz o refah seviyesine ulaşamadığımız için bizim tarafımızdan 'rahat batıyor' şeklinde yorumlanabilir.

Den brysomme mannen (The Bothersome Man) Türkçe'ye Sorun Yaratan Adam olarak çevrilmiş, 2006 yapımı bir Norveç filmi. Yönetmen Jens Lien'in izlediğim ilk filmi.


Filmde İskandinav insanlarının halet-i ruhiyesi çok başarılı anlatılmış. Konusu kısaca şu şekilde: Nereden, neden ve nasıl yola çıktığını bilmediğimiz Andreas (Trond Fausa), otobüsle geldiği, muhtemelen artık kullanılmayan bir petrol ofisinin -ki Norveç petrol zengini bir ülkedir- önünde "Hoş geldin" afişiyle karşılanır. Yaşayacağı daire, giyeceği takım elbiseler ve çalışacağı iş hazırdır. Andreas'a düşen yalnızca kendisine biçilen bu hayatı yaşamaktır. Etraftaki herkes ona çok iyi davranmaktadır. Kız arkadaş edinir(Anne Britt) ve daha büyük bir eve taşınırlar. Artık günleri daha çok sıradanlaşır. Kendisi gibi düşünen Hugo ile tanışana kadar.

Öyle bir dünyadır ki yaşadığı yer, ne kadar içerse içsin sarhoş olamaz, aşık olur fakat anlaşılmaz, kaçmaya çalışır ama başaramaz. Mutsuz olmasına izin verilmeyen bir dünyada yaşıyordur ve bu dünyada ölüme bile yer yoktur. Yanına yaklaşan ve bunu dile getiren kadının da dediği gibi: "Biz mutluyuz Andreas, biz burada mutluyuz."

Kural basittir, sisteme ayak uyduramayan dışlanır.


Film konusuyla olduğu kadar sahneleri ile de beni büyüledi. Beklenmedik yerlerde beklenmedik sertlikte sahneler vardı. Aşk acısıyla bağdaştırabileceğimiz bir tren sahnesi vardı ki uzun süre unutamayacağım nitelikte, özellikle sonundaki yürüyüş ile. Yine tren garında mekanik bir şekilde öpüşen çift, intihar etmiş bir adam...

Bu tek tip insanların gördüklerinde rahatsız olacakları olayları görmezden gelmesi ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmaları insanı çıldırtabilir. Duygusuzluk, duyarsızlık hat safhada.

Konusu itibari ile sevdiğim filmlerden olan Truman Show'a benzerlik gösterse de, sanırım ben The Bothersome Man'i tercih ederim. Ticari kaygıdan uzak, anlatmak istediğini vurucu bir şekilde anlatan, bunu yaparken de seyirciyi rahatsız eden bir film The Bothersome Man.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Cuma Şarkısı

Hiç yorum yok

Uzun zamandır kendimi yeni çıkan albümlere verdiğimden eski güzel şarkıları ihmal etmişim. Metroda mp3 çalarıma eklemiş olduğum (kimbilir ne zaman ekledim ve üstüne üstlük unuttum, sanki başkası eklemiş gibi şaşırdım) Me and Bobby Mcgee birden çalmaya başladı ve içimi bir mutluluk kapladı, eskilere gittim. Yanlış anlaşılmasın Janis Joplin'in ölümünden 10 küsür yıl sonra doğdum, aynı dönemden değiliz elbette.

Me and Bobby McGee tamamlayamadığı Pearl albümünden son şarkısı diyebiliriz. Ve yarından itibaren Janis'le aynı yaşta olacağız. Hüzünlü bir mutluluk gelsin, bu şirin kadından...

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Bir intikam hikayesi: Dead Man's Shoes

Hiç yorum yok

Shane Meadows. This is England filmiyle tanıdığım yönetmenin izlediğim ikinci filmi oldu Dead Man's Shoes. Paddy Considine ise filmde hem senarist hem de başrol oyuncusu Richard olarak gayet başarılı.

İngiltere'nin küçük bir kasabasında, kasabayla orantılı küçüklükte 6-7 kişilik bir çete, uyuşturucu ticareti ve bir takım kirli işlerle uğraşmaktadır. Aslında tek tek ele alındıklarında ödlek diye nitelendirebileceğimiz bu tipler, bir araya geldiklerinde kendilerince eğlenceli bir takım uyuşturucu, içki ve kadın eksenli toplantılar düzenlerler. Topluluk içinde güçsüz olanı ezme, dalga geçme ve böylece kendini yüceltme duyguları içinde, bir takım ayak işlerinde de kullandıkları zeka özürlü Anthony (Toby Kebbell) ile zalimce alay ederler, çaresizliği ile eğlenirler ve her türlü eziyeti yaparlar.

Zavallı Anthony'nin orduya katılan abisi Richard'dan başka kimsesi yoktur. Bu olaylardan birkaç yıl sonra abi Richard intikam almak için kasabaya dönecektir. Richard tam bir ölüm makinası ve soğukkanlı bir katildir. Shane Meadows'un orduya ve savaşa yönelik eleştirel bakışını This is England'dan biliyorum.


Öldürmek için eğitim alan askerler ve savaşın sebep olduğu en kötü hadise şiddeti ve eziyeti kanıksamak olsa gerek. Grup içinde Anthony'ye eziyet etmeyen ve başına gelenlere üzülen bir kişi olsa da tüm bu olanlara seyirci kalarak aslında yaşadığımız toplumu temsil etmiyor mu? İnsanlık dışı bulduğumuz olaylarla yaşıyoruz ve en kötüsü buna alıştık. Şaşırmak, hayret etmek gibi duygular da pek kalmıyor sanki. Doğal karşılayabiliyoruz herşeyi.

Filmi izlerken de bu küçük çeteye üzülmekten ve intikam alan Richard'ın kanlı eylemlerini gizli gizli desteklemekten kendimizi alamıyoruz.

Siyah-beyaz flashback'lerle yaşananları göz önüne seren yönetmen bu sahneleri desteklediği müzik seçimlerinde gayet iyi bir iş çıkarmış.

Film finaliyle yürek burkuyor. Richard'ın Anthony'den utandığını itiraf etmesi, hepimizin içinde olduğu diğer bir durumu da gün yüzüne çıkarıyor. Eksik, çirkin ve aciz olanı kabul edememe ve görmezden gelme.

Filmden geriye bir çocuk masumiyetindeki Anthony'nin kusurlarıyla alay edip kendini iyi hisseden bir avuç gerçek zavallının hikayesi kalıyor.
Basit ama çok sağlam bir film Dead Man Shoes.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

El secreto de sus ojos

2 yorum

2009 yapımı "El secreto de sus ojos (The Secret in Their Eyes)" ülkemizde "Gözlerindeki Sır" olarak gösterime girmiş. Arjantin - İspanya ortak yapımı filmin yönetmeni Juan José Campanella.

Film aynı karakterler üzerine dönen iki ayrı dönemde geçmekte. Esas oğlan Benjamin Esposito hukuk bürosunda çalışan evrak işleriyle uğraşan bir memurdur. 1974 yılında yaşanan bir tecavüz ve cinayetin incelenmesi için olay yerine gönderilen Esposito, olaydan epeyce etkilenecektir. Yasalarda ki çapıklıklar, el altından yürütülen kirli politik işler sürüp giderken, bir kadının tecavüz edilip ölüdürülmesi ve sadece katilin yakalanmasını isteyen kocasının dramı açıkcası kimsenin umrumda değildir.


Espesito, aslında tam da geride kalan kocanın karısına olan aşkından etkilenir ve olayın çözülmesi için yardım eder. Katilin kim olduğunu da bulurlar ve fakat yakalamaları biraz zahmetli olacaktır.

Sonunda yakalarlar yakalamasına ama katil devlet tarafından kirli işlerini yaptırmak üzere serbest bırakılmış, üstüne üstlük silahlandırılmıştır. Bu olayın sonunda savcıya giden Espesito ve amiri Irene bu sisteme karşı koyamayacaklarını anlarlar. Bir kadına tecavüz edip öldüren adam dışarıdadır ve bu çok doğal görülecektir.

Devletin bu adi suçluları kendi pis işleri için kullanması bize de çok uzak değil. Devlet adına muhbirlik yapanlar, cinayet işleyenler ve devletin etkisiz hale getirmek istediği ideolojilere zarar verenler salınıverir. Ön kapıdan girip arka kapıdan çıkarılan suçlular.


Diğer dönem ise 1999 yılı. Esposito emekli olmuştur, yalnızdır ve bir türlü unutamadığı bu hikayeyi kitaplaştırmak ister. Ama parçalar eksiktir, bir kere olayın sonunu bilmemektedir.

Espesito hikayeyi tamamlamak için, 25 yıllık kayıp zamanda neler oluğunu öğrenmek zorundadır. Bunu araştırırken kendi kayıp 25 yılı ile de yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Aşk, dram, gizem, arkadaşlık, intikam, gerilim, tutku ve politika filmin ana başlıkları diyebiliriz. Tutku bu saydıklarım içinde en önemlisi bittabi.

Heneke'nin White Ribbon'u ve A Prophet gibi güçlü rakipleri de geride bırakakarak, en iyi yabancı film dalında Oscar'a layık görülen The Secret in Their Eyes kurgusu, abartısız anlatımıyla benim kalbimi çaldı.

Filmden alıntıdır:
Bir erkek her şeyini değiştirebilir. yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını... yine de değiştiremeyeceği bir şey var benjamin. tutkularını değiştiremez!

2 yorum :

Yorum Gönder

Heberler Başlıyor!

Hiç yorum yok

Heberler Türkmax'te hafta içi her gün 19:45'te yayınlanmakta. Levent Kazak'ın yazıp yönettiği Heberler'de kadro Mehmet Ali Alabora, Serhat Mustafa Kılıç ve Mahir İpek'ten oluşuyor. Mehmet Ali Alabora (Sivgili Mimiit) anchorman, Serhat Mustafa Kılıç spor spikeri ve Mahir İpek'te muhabir. Serhat Kılıç Heberler'in dış sesi aynı zamanda. Çok yetenekli, sırf kendisi için izlettirebilir programı o derece.

Günümüzde haber kanallarının sayısı epey fazla. Her akşam aynı konu sanki anlaşmışlar gibi her kanalda tartışılmakta. Yorumcular desen dizi oyuncularından daha popüler artık. Dizi izleyenleri aşağılayan zihniyet her akşam bu tartışma programlarını izliyor en nihayetinde. Sanki haber kanallarını izlemek bireyi entellektüel ve diğerlerinden üstün yaparmış gibi bir hava estiriliyor. Neticede o kanal da reyting sistemine bağlı reklamla geçinen ve belli kişilerin kontrolünde... Televizyon izliyosun iyisi, kötüsü nedir ayrıca. Eğlence kutusu değil midir?

Haberlerde de televizyon bize ne verirse onu izlemek zorundayız. Seçtikleri haberleri duyurup duyurmamak haber müdürlerinin insiyatifinde. Çok yönlü haber almak istiyorsak internet şart.

"Heberler"
klişe olan tüm haber stüdyosu durumlarıyla bir güzel dalgasını geçiyor. Kinayeli haberler bazen siyasi mesaj veren heberlere de dönüşebiliyor. Taşı gediğine koymaktan çekinmiyor.

Programın kendisi kadar kapanışları da güzel. Haberler bitince stüdyo ışıkları kararır ve jenerik akarken, ortamda hummmalı toplanma çalışması başlar ya Heberler ekibi bu bölümde oldukça rahatlıyor. Dün fotoğraf çektiriyolardı mesela:)

Şöyle bir facebook sayfası varmış, eklenen videoları izleyebilirsiniz. http://www.facebook.com/heberler

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

1001 Belgesel

Hiç yorum yok
13. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali bu cuma yani 29 Ekim'de başlıyor. 4 kasım'a kadar sürecek olan etkinliğin gösterim mekanları Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Muammer Karaca Tiyatrosu ve Goethe Entitüsü.

Festival kapsamındaki bütün gösterimler ücretsiz!

Detaylı bilgi için: www.1001belgesel.net

İyi seyirler!

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Crimen Ferpecto: Palyaço modası bu sene çok tuttu!

Hiç yorum yok
Álex de la Iglesia ile tanışman tv'de, yanılmıyorsam cnbc-e'de "Halkımız avanta peşinde" çevirisiyle "La comunidad" filmini tesadüfen izlememle oldu. Bu matrak filmi araştırıp kaynağından başka filmler çıkarmak şart artık.


Crimen Ferpecto, ingilizce çevirisyle Perfect Crime , 2004 yapımı bir Álex de la Iglesia filmi. Tür olarak Komedi, suç ve korku olarak tanıtılmış. İnanın daha fazlası var. Absürtlük, eleştiri, sosyal mesaj, aksiyon, heyecan...

Filmi tek kelimeyle özetlemem gerekseydi eğer, modern zamanda insan, insan ilişkileri, toplum ve dayatılmış tüm ögeler üzerine absürt bir suç komedisi derdim. Çok güleceğinizi garanti ederek tabi.

Neyse ki bunu yapmak zorunda değilim ve filmden uzun uzun bahsetmek istiyorum.

Rafael González Madrid'in en büyük alışveriş merkezinin kadınlar bölümünde satış görevlisi olarak çalışmaktadır. Kadınlarla arası oldukça iyi olan Rafael, her şeyin en iyisini isteyen, yaşam standartlarını yükseltmek için elinden geleni yapan ve lüksü oldukça seven bir adamdır. Tüketim toplumunun ideal insan tanımlası eminim Rafael'dir.

Mağaza müdürünün ölmesiyle erkek bölümünde çalışan Don Antonio ile arasında kıyasıya bir rekabet başlar. En çok satışı yapan yeni müdür olacaktır. Alışveriş merkezinde doğan ve orada ölmeye kararlı olan Rafael son anda kaybeder.

Don Antonio artık yeni mağaza müdürüdür. Tartıştıkları bir anda Rafael kazayla Don Antonio'yu öldürür. Ve elbette cinayeti bir kadın görmüştür.

Rafael yaşama amacı ve ideallerinin topyekün tersinde olan bu şahitle yaptığı suç ortaklığına ne kadar dayanacaktır? Şahit Rafael'den ne talep eder? Filmin bundan sonrası çok daha komik ilerlemekte.

Álex de la Iglesia, filmde insana oldukça eleştirel bir gözle bakar. Aç gözlülük, kibir gibi insanı itici yapan detayları, dayatılan ideal insan modelini, modayı , güzel ve çirkini algılama biçimimizi eleştirir. Ve bütün bunları güldürerek, olabildiğince doğal yapar.

Klişe olacak biliyorum ve buna rağmen söylüyorum güldürürken düşündürdü:) İzleyin.

Filmden notlar:
  • Kadınlar bölümünden manken gibi kadınları kovup, normal kadınları işe alınca satışlar %20 artar.

  • Erkekleri yönlendirmek gerekir çünkü hayatta ne istediklerini bilmezler.

  • Eğer toplumun idealindeki görüntüye sahip değilseniz ilk kelepçelenen siz olursunuz.

  • Ve moda palyaço olmayı gerektiriyorsa eğer palyoça olabilirsiniz.
  • Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Cuma Şarkısı

    Hiç yorum yok
    Goldfrapp'ten geliyor Ooh La La.

    Goldfrapp - Ooh La La by Duygu_

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Arcade Fire'den HTML 5 Klip

    Hiç yorum yok
    Çok sevgili Arcade Fire son albümünden We Used To Wait şarkısına HTML 5 ve Google Streetview teknolojisini harmanlayarak şahane bir klip yapmış.

    HTML 5 teknolojisinin şimdilik tek destekçisi olan Google Chrome'u açıp aşağıdaki adresi girin ve arkanıza yaslanın. Bilgisayarınızın sesini açmayı da ihmal etmeyin.

    www.thewildernessdowntown.com

    Maalesef Türkiye'de Streetview olmadığından kendi geçtiğim sokaklardan izleyemedim. İsterseniz Streetview olan bir şehir ismi girebiliyorsunuz.

    Şarkı, görüntüler, senkron uyumu harika. Umut verici olan diğer bir konu ise HTML'in vardığı son nokta. Gelecekte Flash'a ihtiyaç duymadan uçucaz, kaçıcaz anlaşılan.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Çocuklar sandığımız kadar masum mu?

    Hiç yorum yok
    Yaşları 7 ila 12 arasında değişen bir grup çocuk; olası bir atom bombası saldırısından korunmaları için güvenli bir yere götürülürken, uçağın düşmesiyle kendilerini bir adada bulurlar.

    12 Yaşında bir adaya düştüğünü ve etrafında hiç yetişkin olmadığını farkeden Ralph çok mutlu olur. Karizmatik ve güzel bir çocuk olan Ralph deniz kabuğunu öttürebildiği için lider seçilir. İlk toplantılarında tüm çocuklar bu adada çok eğleneceklerinden hem fikirdir. Mercan Adası gibi, Hazine Adası gibi...

    İlk başlarda demokratik kararlar alabiliyorken, zaman ilerledikçe çocuklara yerleşen korku onları güçlü bir liderin(Jack) arkasına sığınıp kabile yönetimine geçmeye zorlayacaktır. Uygarlık ve ilkellik arasında ki o ince çizgi kaybolur. Avlanır, kan döker ve çılgın kabile dansları yaparlar. Medeniyetin beşiğinde(!), İngiltere'de iyi eğitim almış zengin aile çocuklarından bahsediyoruz. Kenar mahalleli, kör denecek kadar gözleri görmeyen, astımlı ve şişman bir çocuk olan Domuzcuk(Piggy) içlerinde en aklı başında olan çocuktur. Kimsenin önemsemediği Domuzcuk, düzeni oluşturma ve kurma konusunda aciliyet arz eden işlerin yapılmasını sağlar. Bir nevi medeni dünya ve insanlığın temsilidir.

    İngiliz yazar William Golding'in 1954 yılında yazdığı Sineklerin Tanrısı(Lord of the Flies) iyi ile kötünün insanın içinde doğuştan varolduğunu, güçsüzlerin güçlüler tarafından yönetildiğini ve zayıf olanların kötü olsa da güçlüden yana olabileceğini tüm çıplaklığıyla ve doğallığıyla anlatan nobel ödüllü bir roman.

    Yetişkin dünyanın baskısından ve koruyuculuğundan uzakta; medeniyet denen kültürün; hakimiyet, ego, benlik ve hayatta kalma duygularının çatışmasıyla nasıl da yıkılabileceğini anlatır. İnsani değerlerin ne yaşla ilgisi vardır, ne ırkla ne de eğitimle. Adada tüm bunlar yaşanırken dış dünyada da acımasız bir savaş devam eder.

    Golding, Mercan Adası'ndan yola çıkarak bu olabilitesi yüksek hikayeyi kurgulamıştır. Hatta baş karakterlerin (Ralph ve Jack) isimleri de aynıdır. Tek farkla Sineklerin Tanrısı kötümser bir kitaptır.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Coraline ve Gizli Dünyası

    Hiç yorum yok

    İzlemek için epeyce geç kaldığım Coraline 2009 yapımı bir Henry Selick filmi. Henry Selick'te hatırlayacağınız üzere ilk uzun metrajlı stop-motion animasyon filmi The Nightmare Before Christmas'ın yegane yönetmeni.

    Fantastik edebiyat yazarı Neil Gaiman'ın aynı adlı hikayesinden uyarlanan film; mavi saçlı, meraklı ve yalnız bir kızın maceralarını anlatıyor.

    Hikaye kısaca şöyle. Coraline'ın ilgisiz ebeveynleri bahçe ile ilgili yazı yazdıklarından, kalkıp dağ başına taşınırlar. Bu arada tek başına canı sıkılan kızımız, birbirinden enteresan ve değişik komşuları ile tanışır. Hepsi başka bir gezegenden olan bu karakterlerin arasında eğri boyunlu Wyborne 'Wybie' (aynı zamanda taşınılan evin sahibesinin torunu) Coraline'a çok benzeyen fakat gözlerinde düğme olan bir bebek verecektir. Bebek diğer dünyanın bir temsilcisidir. Zaten daha sonra bulduğu küçük kapıdan geçerek diğer annesiyle (The Other Mom) tanışacaktır. Diğer dünyadaki karakterlerin hepsi kendi dünyasındandır. Tek farkla, bu dünya içinde olduğu dünyanın tam tersidir. Güzel yemekler pişer, anne-baba kızlarıyla ilgilenir, bahçe çok güzeldir. Hatta çok geveze olan Wybie hiç konuşmuyordur. En önemlisi de herkesin gözlerinde düğme olmasıdır. Coraline başta bunu umursamaz. Herşeyin fazlasıyla mükemmel olduğu bu diğer dünyada sonsuza kadar kalması için yapması gereken şeyi öğrenene kadar. Gözlerine düğme dikmek. Bunu kabul etmeyen Coraline, diğer annenin gerçek yüzüyle karşılaşır.


    Yalnız bir kız çocuğu, alternatif dünya arayışları gibi klasik bir konuya sahip olsa da görselliği ve yaratılan atmosfer ile hikayeyi Coraline'ın gözlerinden izliyoruz. Öyle ki başlarda rengarenk olan herşey gerçeğin anlaşılmasıyla bir anda karanlık ve ürkütücü görünüyor. Bu yönüyle film asla sadece bir çocuk filmi değil. Özellikle ikinci yarı kasvetli, karanlık ve yer yer beni de korkutan bir atmosfere sahip.

    Aslında hikayenin gidişatı Alice in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında) ile paralellik göstermekte. Ve fakat Coraline iki dünya arasında gidip gelen ve bir diğerinde kalmaya zorlanan bir kız çocuğu olarak Alice'ten farklı. Alice harikalar diyarında dostları olan bir kız ne de olsa. Coraline için bunu söylemek zor.

    Stop-motion oldukça zahmetli ve sabır isteyen bir çekim tekniği. Her saniyede 24 kare göstermek aynı zamanda her karekterin duruşunu ve mimiklerini binlerce kez yapmak, ortamı maketleri tekrar tekrar tasarlamak demek. Filmin stop-motion olarak çekilmesine Henry Selick ve Neil Gaiman birlikte karar vermişler. İyi de etmişler. Stop-motion çekilmeseyi izlemesi bu kadar keyifli olmayabilirdi.

    Son olarak kitabı okumadığımı belirtmek isterim. Filmden çıkardığım mesaj ise haline şükret ve hayattan ne istediğine dikkat et oldu.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    This is England

    Hiç yorum yok


    İzlediğiniz video This is England'ın jeneriği. Toots & The Maytals’ın 54-46 Was My Number şarkısı eşliğinde filmin geçtiği dönemin tarihsel ve kültürel olaylarından seçilmiş görüntülerle başlıyor. Jeneriği izlerken çok güzel bir filmin başlayacağı hissi bütün vücuduma yayıldı resmen.

    2006 yapımı filmi izlemekte epeyce geç kalmışım. Bu şahane filimin yönetmeni Shane Meadows.

    Film 12 yaşında ki kahramanımız Shaun'un sabah okula gitmek için uyanmasıyla başlıyor. Babasını Falkland Savaşı'nda kaybeden Shaun yalnız ve içine kapanık bir çocuktur. Babasının ölümünü de kabullenemeyen Shaun okulda ettiği bir kavga sonrası annesine taşınmak istediğini bile söyler. Bu kavgadan sonraki sahne Pink Floyd'un 'We Don't Need Your Education'ına gönderme niteliğinde, okulda resmen dayak var.


    Tüm bu buhranların arasında Shaun köprüaltında dazlaklar Woody ve arkadaşlarıyla tanışır. Kendisinden yaşça büyük bu grupta lider Woody'nin koruması altına girer ve birdenbire grubun maskotu, sevileni haline gelir. Saçlarını kazıtan Shaun'un yaşça hayli büyük olan Smell ile de sevgili olacaktır. Artık Shaun aidiyet duygusu olan mutlu bir çocuktur.

    Şahane takılan ekibin tadı Woody için hapis yatan Combo'nun gelişi ile kaçacaktır. Combo kendine göre tanımladığı milliyetçilik anlayışı ve şiddete olan eğilimi ile grubu ikiye bölecektir. Combo'ya göre İngiltere İngilizlerindir. Sokakta ingilizler işsiz dolaşırken göçmenlerin ucuz iş gücü oluşturması haksızlıktır. Gelişmiş ve göç alan ülkelerin tipik ırkçılık sorunu. Shaun'un babasına karşı olan hassasiyetinden yararlanarak duygu sömürüsüyle kendine yakınlaştırır. Kendi çocukluğu ile özdeşleştirir. Ama milliyetçilik asla sadece milliyetçilik olarak kalmaz. Şartlar gerektirdiğinde ve ortam uygun olduğunda önce ırkçılığa dönüşür sonra da şiddete.

    Film Thatcher İngiltere'sini tüm çıplaklığıyla anlatmış politik bir film. Oyuncuların ağır ingiliz aksanı, doğal oyunculukları ve görüntüler filmi çok gerçekci yapmayı başarmış. Her şeyi Shaun'un gözünden görüyor oluşumuz ise hikayeyi daha da sahici yapmayı başarmış. Neticede büyüklerle takılıyor olsa da Shaun henüz 12 yaşında ve doğru ile yanlışı ayırt edecek tecrübeye de sahip değil. Kötülük yapsa bile kızamıyorsunuz.


    Sonuç olarak ben filme bayıldım. Kostümleri, saçları, ağır ingiliz aksanı, 80'ler ambiyansı, diyalogları, oyunculukları, punk havası ve finali ile şahane bir dönem film.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Arcade Fire Sunar: THE SUBURBS

    Hiç yorum yok
    Kanadalı Indie Rock grubu Arcade Fire'ın üçüncü stüdyo albümü olan The Suburbs Ağustos 2010 itibariyle hayatımıza girmiş bulunmakta.

    Grup yeni albümü ile kariyerinde ilk defa İngiltere listelerinde 1 numaraya kadar yükselme başarısını gösterdi. Win Butler 'Ne bir aşk mektubu ne de bir iddianame, varoşlardan bir mektup' dediği albümün sound'u içinse 'Neil Young ve Depeche Mode karışımı' yorumunu yapmış.

    Albümdeki tüm şarkıların grup tarafından yazılıp bestelendiği liste şöyle;
    1. The Suburbs 5:14
    2. Ready to Start 4:15
    3. Modern Man 4:39
    4. Rococo 3:56
    5. Empty Room 2:51
    6. City with No Children 3:11
    7. Half Light I 4:13
    8. Half Light II (No Celebration) 4:25
    9. Suburban War 4:45
    10.Month of May 3:50
    11.Wasted Hours 3:20
    12.Deep Blue 4:28
    13.We Used to Wait 5:01
    14.Sprawl I (Flatland) 2:54
    15.Sprawl II (Mountains Beyond Mountains) 5:25
    16.The Suburbs (Continued) 1:27

    Albüm için 8 alternatif kapak tasarımı hazırlanmış. Aşağıdan görülebilir.


    Arcade Fire dinlemekten oldukça keyif aldığım bir grup. Neighborhood 1 Tunnels, Neighborhood 2 Laika, Wake Up, Crown of Love gibi şahane şarkıları var.

    İlk izlenim favori şarkılarım Modern Man ve albüme de adını veren The Suburbs oldu.

    Her türlü müzik aletini çalabilen birbirinden yetenekli 8 elemanı bünyesinde barındandan Arcade Fire'ın canlı performansları da dillere destan. Yakın zamanda bir İstanbul konseri olur belki. Yeni albüm turnesi falan, nası şahane olur...

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Yeraltı Peygamberi

    Hiç yorum yok

    Hapishane ve asker temalı filmlerden pek hazetmem doğrusunu isterseniz. Bahsettiğim tarzın kült filmleri olan The Shawshank Redemption ve Full Metal Jacket benim içinde istisnadır elbette. Şimdi bunlara gönül rahatlığıyla A Prophet(Un prophète)'i ekliyorum.

    Malik El Djebena inkar etsede polis dövmekten 6 yıl yer ve maphus damlarına düşer. Arap asıllıdır. 19 yaşında okuma-yazma dahi bilmeden girdiği bu hapishanede yaşam ve ölüm arasında ciddi bir karar vermeye zorlanır. Bu kararın ardından hapishane yönetimini elinde bulunduran Korsikalı güçlü ve acımasız adamların himayesi altına giren El Djebena hayatı bu dört duvar arasında öğrenecektir. Öyleki ilk kez uçağa binecek, para kazanacak, denizi görecek ve başkalarına liderlik edecektir. Hapishaneye ilk geldiğinde sorulara doğru düzgün cevap veremeyen bir adamdan bahsediyoruz.

    Korsika mafyasının kontrolünde ki hapishanede Malik onların Arabı olarak ayak işlerini yapar, aralarında vakit geçirir. Bolca aşağılamaya ve kullanılmaya maruz kalan Malik, soğuk kanlı ve tedbirlidir. Hatta güvenlerini kazanarak daha kapsamlı işler de yapmaya başlayacaktır.

    Aslında hayatı boyunca kendini hiçbir kimliğe ait hissedemeyen, ötekileştirilen bir karakter olsa da sonunda kendi ait olduğu yeri bulur.

    Zamanla hayatta kalma duygusunun ötesinde hırsı ve acımasızlığı ile güçlü bir karakter olarak, zekasının yanında biraz da şansının yardımıyla, gözümüzün önünde geldiğinden çok farklı bir adama dönüşecektir Malik. Sadece dinleyerek bir dili anlayabilme ve öğrenme gibi yeteneklerinden faydalanmayı da ihmal etmeyecektir.


    Karakteri canlandıran Tahar Rahim bu gelişimi abartısız ve doğal olarak perdeye yansıtmayı başarmış.

    Filmin süresi zaman zaman uzun gelecektir. Kendini tekrar eden ayrıntıları görmesekte olurmuş hani. Ek olarak çok başarılı sahneler vardı.. Anahtar kelimelerle örnek vermek gerekirse jilet, jileti kullanma, hücre arkadaşı(!), sağır olduğu sahne gibi :)

    Daha fazlakonuşursam filmin sonunu falan anlatmaya başlıycam. Burada kesiyor ve iyi seyirler diliyorum.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Seyahat Özgürlüğünüze Sahip Çıkın!

    Hiç yorum yok
    Eğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı isek burnumuzun dibindeki ülkelere gitmek için bile izin istemeye fazlaca alışmışız demektir.

    Bu vize meselesi hep canımı sıkmıştır. Yıllar önce Fransa'da yaşayan ablamı ziyaret etmek istedim, 1 haftamın en erken sabah saatlerini konsolosluk önünde uyukluyarak geçirdim. Sonuç hiçbir açıklama yapmadan red mühürüyle beraber pasaportumu geri verdiler. Sağolsunlar pek düşünceliler, herhalde üzülmeyelim diye nedenini de söylemediler.

    O kadar evrak topla, uğraş, didin ama kendini beğendireme. O zamanlar yeni mezun işsiz bir gençtim, haliyle gezmek görmek istiyordum. Tabi terörist olma, Fransa'ya iltica etme ihtimalim de çok yüksekti. Fransa durumu farketti ve kendime gelmemi sağladı.

    Şimdi işimde, gücümde, maaş bordrom da var şükürler olsun. Ve fakat hayatımda kendimi en değersiz hissettiğim an olduğundan bu vize reddi, bir daha başvurmaya yeltenmedim. En son vizesiz, kimseden izin almadan Beyrut'a gittim. Yine vizesiz ülkelere seyahat etmeyi düşünüyorum.

    Vize almak için ön şart olan pasaport alma zorunluluğu ve pasaportların el yakan fiyatları ise başka bir konu. Ülkemde herşey vatandaşın yurtdışına çıkmaması için planlanmış. Vizelerin 80 darbesi sonrası gelmesi ve o zamanki darbe hükümetinin vatan hainleri (ki memlekette herkesin her an vatan haini olabilme ihtimali baya yüksek) yurt dışına çıkmasın diye vizeyi bir güzel desteklemesi, biz bugünün gençlerine bırakılan en güzel miras olsa gerek. Daha iyisini hayal bile edemiyorum zaten.

    Kendimize yaptığımız kötülükleri bize başka hiç kimse yapamaz. Sanıldığının aksine Amerika'nın, Rusya'nın, Avrupa'nın her an bizim ülkemizi bölmeye çalıştığına falan inanmıyorum. Bir ülkede bir sorun varsa evet dış güçler bunu kaşıyacak ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanıcaktır.

    Bizimkilerin vizeyi kullanması, sonra vizeden milyon dolarlar kazanan diğer ülkelerin bu uygulamayı kaldırmaya yanaşmaması cidden vahim sonuçlar.

    Pasaport pahalılığıydı aslında asıl değinmek istediğim konu, nerelere geldi.
    http://seyahatozgurlugu.com/ sitesine girin, okuyun ve destek verin. Bu ülkede artık tedavülden kalkması ve çağımıza göre yenilenmesi gereken pek çok şey var. Başta vizeler. Sonrasında da seyahat özgürlüğünün bahsettiği üzere pasaport fiyatları. İndirime rağmen hala dünyanın en pahalı pasaportu bizde maalesef.

    Devlet memuru ayrıcalığı olan yeşil pasaporta da gıcık olmuşumdur hep, bunu da belirtmeden geçemiycem. Özel sektörde çalışıyoruz diye daha çok tehlike arz etmemiz cidden düşündürücü.

    Vize konusunu köşesine pek çok kez taşıyaran Vatan Gazetesi yazarı Mutlu Tönbekici'ye de teşekkürü bir borç bilirim.

    Seyahat özgürlüğü gibi insan haklarının çok temel bir maddesi nasılda ihlal edilebiliyor. Belki benim gibi 80 sonrası doğan kuşak bu özgür seyahat hakkını tam anlamıyla elde edemiycek. Ama neden sonraki kuşaklar da bundan muzdarip olsun.

    Siteyi yapanları tebrik ediyor ve canı gönülden destekliyorum. Bir "Vizeye Hayır" hareketi de umarım arkasından gelecektir.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Being There: Şans mı Akıl mı?

    Hiç yorum yok

    Bir adam düşünün hayatı boyunca hiç dışarıya çıkmamış. Orta yaşlı. Bahçıvanlık bildiği yegane şey. Arta kalan zamanlarında televizyon izlemeyi seviyor. Aslında izlemek değil de kanal değiştirirken 5-10 dakika ara vermek. Sürekli aynı şeyi izleyemiyor. Okuma-yazması yok. Hiç asansöre ve otomobile binmemiş. Kimliği yok, doktor kaydı yok. Doğuştan zeka özürlü olduğu için yaşlı adamın koruması altında başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yaşayabilmiş.

    Ancak yaşlı adamın ölüm olayı gerçekleşince ve kim olduğunu kanıtlayamayınca evin satışa çıkmasından dolayı kendini sokakta bulur Chance the Gardener. Ne bu ölüme tepki verebilmiştir ne de sokağa atılmasına. Sorgulamadan pahalı, şık takım elbiselerle dolu bavulunu ve uzaktan kumandasını alıp nereye gideceğini bilmese de yola koyulur. Ne de olsa yaşlı adamın en pahalı kıyafetlerini giymesine izin verilmiştir.

    Chance(Şans) dış dünyada dolaşmaya başlar. Sokakta da ilk ilgisini çeken yine vitrindeki televizyondur. Televizyonla haşır neşir olurken kendisine bir limuzin çarpar. Kocası da hasta olan Eve Rand bu sakin, huzur dolu ve zengin görünümlü adamı evindeki doktorlara muayene ettirmek için evine davet eder. Böylece bu zengin malikaneye yerleşir Chance The Gardener (Chauncey Gardiner olarak çağrılacaktır bundan sonra).

    Chauncey'in yükselişi başlar. İlik kanseri olan Ben Rand'in danışmanı olur. Hatta Ben daha da ileri giderek karısını Chauncey'e emanet edecektir.

    Amerikan başkanı ile tanışır. Sorulara yine en iyi bildiği şey olan bahçıvanlık üzerinden yorum yapmıştır Chauncey. Ve fakat söylediği her şeyi herkes kendine göre yorumlayıp, yeni anlamlar katarak büyütür. Böylece dolaylı yoldan vemiş olduğu tavsiye Amerikan ekonomisi için örneklendirilir.

    Son derece yüzeysel, basit ve ahmakca konuşan bir adamdır Chance. Olayların gidişatı, yanlış anlamalar ve yüklenen misyonlar birden bire Amerika'da en çok aranan adam olmasını sağlar. Yaşlı adamın hizmetçisi en doğal yorumu yapar "Amerika beyazların ülkesi".

    İnsanların en basit şeye bile nasıl derin anlamlar yükleyip kör olabileceğinin kanıtıdır Being There. Bomboş bir adamın kendine güveni ile etrafındakileri fazlaca etkilemesidir. Güvenebileceği, sırtını dayayabileceği hiçbir şeyi olmamasına rağmen şansın yaver gidebileceğinin hikayesidir. Şanslı olduğunu bilmeyen bir adamın basit mutluluğudur. Kendisini şans zanneden insanların ahmaklığıdır.

    Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanan filmde, yönetmen koltuğunda Hal Ashby oturuyor. Chance karakterinde ise Peter Sellers çok iyi bir iş çıkarmış. Film yavaş tempoda ilerler ama kesinlikle sıkmaz. Yer yer kahkalar bile atarsınız. Belki bu pembe panter etkisidir ya da Peter Sellers'a yüklediğimiz komik adam anlamı. Ve fakat sonu çok güzel filmlerdendir. Mutlaka izlenmelidir.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    District 9: Gerçekçi Bir Bilim Kurgu

    Hiç yorum yok

    Film nefis başlıyor. 30 yıl öncesinden dünyamıza gelen bir uzay gemisi (Johannesburg'a iniyor pek tabi Amerika'ya değil), içinden çıkan uzaylılar ve tabi bu konuyla nasıl başa çıkacağını bilemeyen insanlık.

    Belgesel tadında röportajlarla başlayan bir kurgudan 30 yıl boyunca neler olup bittiğini öğreniyoruz. Herşey alışılmışın dışında. Bu uzaylılar hiçte bildiğimiz kafası çok gelişmiş alien'lara benzemiyor. Kabuklular ve böceğe benziyorlar. Bu sebepten insanoğlu onlara karides (prawn) diye bir isim takmış. Ötekileştirmeyi bir tür alt kimlik haline getirip kullanabiliyorlar böylece. Ayrıca çirkinler, güzelleşmekle kafayı bozmuş insanoğlu için ayrıca dışlama sebebi.

    Uzaylılar suça meyilli, yasadışı silah satan, ezilen siyahların yerine geçmiş resmen. Kedi maması uyuşturucu metaforu olmuş denebilir. Güçlü olanın izin verdiği kadar yaşayabiliyor karidesler. Bu bakımdan İsrail-Filistin ilişkisine de benzetmek mümkün.

    Pek tabi Multi-National United (MNU) merkezimiz var. İnsan-uzaylı ilişkileri bu merkezden çıkan kararlara bağlı. Esas oğlan Wikus Van De Merwe MNU'da çalışıyor. Bir başrol oyuncusunda olmayacak tüm özellikler Wikus'ta var. Sakar, korkak, panik, karizmatik ve yakışlık değil, iddiasız, sıradan. Ve bence en önemlisi süveter giymesi:) Patronun kızıyla evli olması da terfi nedenini açıklıyor. Wikus'u oynayan Sharlto Copley bence harika bir iş çıkarmış. Tam bir anti kahraman.

    Filmdeki absürd göndermelerde işin bir başka güzel boyutuydu. İnsan ve uzaylının el ele tutuştuğu heykele bayıldım. Barış mesajları veren ve fakat her fırsatta silah satıp para kazanan insanların yaptığı bir sanat eseri.

    Bütçesine bakılırsa efektler gayet iyi kotarılmış filmde. Şiddet ve kandan da kaçılmamış ama bana rahatsızlık vermedi.

    Günümüz sinema izleyecesi işlenmemiş bir konusu olmayan ve/veya orijinal olmayan filmleri sevmeme eğiliminde. Nedeni bir pazarlama tekniği olarak bunu bize dayatan Hollywood olsa gerek. Diğer bir deyişle toplumun tüketim açlığından, beklentileri yüksek tutarak faydalanmak.

    Bu konuya değinmemin nedeni film için yapılan eleştiriler oldu. Bir filmi ilk defa işlenmiş bir konu değil diye eleştirmek biraz tuhaf. Daha da tuhafı ise filmi mantıksız bulmak olsa gerek. Eğer devamlılık hataları yapmıyorsa, birden bire bu sahne nerden çıktı şimdi dedirtmiyorsa, filmin kendi içindeki kurgusu ve tutarlılığı yeterli olmalı.

    District 9 bence bu dengeyi gayet iyi kurarark vermek istediği mesajı vermiş. Klişelerden de bolca faydalanmış evet. Ama klişe demek illa ki kötü olmuş demek değildir. Filmin sonunun tahmin edilebilir olması da kötü anlama gelmez. Fazlaca bu tarz eleştiriler okumaktan sanırım konuyu biraz dağıttım:) Hemen toparlayıp noktayı koymak vazife oldu.

    Son olarak Güney Afrika doğumlu genç yönetmen Neill Blomkamp'ın ilk uzun metraj filmi. Daha önce yaptığı kısa filmlerde yine meraklısı olduğu bilim kurgu türünde. Blomkamp'ın 79 doğumlu olduğunu göz önünde bulundurursak eğer gayet erken başlamış bir kariyer. Ve fakat daha sonraları da nefis bilim kurgular izleyeceğimizin mesajını şimdiden aldım.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Ejderha Dövmeli Kız

    2 yorum
    Son iki haftadır neredeyse soluksuz kitap okuyorum. Dünyada en çok satan kitap. Ülkemizde o ünvanı alamadı yanılmıyorsam ama çok satan kitaplar arasında.

    Pek tabi Millenium Üçlemesinin ilk iki kitabından bahsetmekteyim. Ejderha Dövmeli Kız (The Girl With the Dragon Tattoo) ve Ateşle Oynayan Kız (The Girl Who Played With Fire). Üçüncü kitabı (The Girl Who Kicked the Hornets' Nest) heyecanla ve merakla bekliyorum.

    Kitap tür olarak polisiye diye geçiyor. Bende hemen tür üzerinden en çok roman yazan ve bestseller olan Agatha Christie romanlarının tadında bir kitap okuyacağım duygusu oluştu. Ve fakat asla sadece polisiye olmadığını okurken anlıyorsunuz.

    Yazar Stieg Larsson Millenim serisini 10 kitap olarak düşünür. Maalesef Dördüncü kitabın başlarında kalp krizi sebebiyle dünyadan göçer. Ne kitapların başarısını görebilir ne de kazandığı milyonları...

    Kendisi de gazeteci olan Larsson; dürüst, güvenilir, kadınlarla arası iyi olan, kötülerin ipliğini pazara çıkarmaya yemin etmiş bir gazeteci olan Mikael Blomkvist ile sorunlu çocukluk yıllarından sonra pek konuşmayan, dik başlı, istemediği hiçbir şeyi yaptıramayacağınız, dövmeli, piercing'li, ufak tefek, bilgisayarlarla arası çok iyi olan Lisbeth Salander başta olmak üzere karakterler konusunda harikalar yaratmış.

    Karakterleri ilk kitapta detaylıca anlatılmasının sebebi serinin devam kitaplarında da aynı kişilerin başından geçenlerin konu alınması. Ama bu detaylı giriş bölümünde bile sıkılmadım. Akıcı bir dile günümüzün insanları ve sorunları anlatılmış. Kitap elbette polisiye türünde ve çözülmesi gereken gizemli olaylar barındıyor. Ancak olaylar devam ederken kadınlara yönelik şiddet, mafya, bürokrasi, gazetecilik, nazizm, ırkçılık, sanayi, teknoloji, yasalar ve daha birçok konuya da bolca değinmekte. Kitabı güzel yapan tarafı da bu. Çevremizde yaşanan olaylar İsveç sokakları özelinden gayet güzel anlatılmış. İsveç gibi insan hakları son derece gelişmiş bir ülkede dahi yaşananlar gerçekten iç karartıcı.

    Kadınlardan nefret eden erkeklere ve ırkçılığa eleştirileri -özellikle ikisinden de nefret eden biri olarak- benim yazara olan saygımı daha da arttırdı.

    Kesinlikle ikinci kitap birinciden çok daha güzeldi. Birinci kitabı okurken az çok tahmin edebilmiştim. Fakat ikinci kitabın sonları beni cidden şaşırttı ve beklemediğim yerden geldi.

    Üçüncüsünün eli kulağındadır yazılarını çokca okudum ama net tarihi bilmiyorum. Sonu itibariyle beni meraklara salan ikinci kitaptan sonra heyecan dorukta. Derin devlet konularına giriş yaptık sonlara doğru. Devamında mutlaka bu çetelerin ipliği pazara çıkartılacak.

    Bir taraftan da düşünmüyor değilim. Biz de böyle kitaplar yazılsa ve kazara dünyada bestseller falan olsa yazar kesin Türklüğe hakaretten yargılanır. Türkiyenin kötü tanıtımı yapıldı falan denir. Ne zaman kompleksiz bir memleket olabileceğiz ve ben görürmüyüm bilmem.

    Bu kadar kötü İsveçli ve kötü İsveç reklamına rağmen Stockholm'e gitmeyi çok istiyorum. Ben de ters tepti sanırım. Ne demişler reklamın iyisi kötüsü olmaz.

    Eklemeden geçemeyeğim kitabın filmleri İsveç'te çekildi ve hala çekiliyor. Ama Hollywood el atmazsa olmaz. Fight Club, Seven gibi filmlerden tanıdığımız David Fincher'ın filmin yönetmeni olacağı konuşuluyor. Güzel bir film çıkarsa ne ala. Bekleyip görelim.

    2 yorum :

    Yorum Gönder

    Zeki Ökten Anısına

    Hiç yorum yok
    Bugün itibariyle ünlü yönetmen Zeki Ökten anısına Beyoğlu sinemasında Siyad'ın Seçtikleri 2010 gösterimleri yapılacak.

    İzlemek istedikleriniz varsa kaçırmayın derim. Zaten kötü günler geçiren Beyoğlu sinemasına da bu vesile ile destek vermiş oluruz.

    Mutlaka izlemek istediğim filmler arasında Steve McQueen'den Açlık (Hunger), Güney Afrikalı genç yönetmen Neil Blomkamp'ın filmi Yasak Bölge 9 (District 9), Japon Yönetmen Yojiro Takita'dan Son Veda (Okuribito) ve çizgilerin efendisi Miyazaki'den Küçük Deniz Kızı Ponyo (Gake No Ue No Ponyo)...

    Detaylar için: www.beyoglusinemasi.com.tr

    İyi Seyirler

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Can Sıkan Bannerlar

    Hiç yorum yok
    Son zamanlarda internette gazete ve haber okumak işkence haline geldi. Nereyi açsam hemoroid banner'ları dönüyor. Eğer şanslıysanız da hemoroid banner yüklenmemişse random olarak bu sefer zayıflama hapları, kilo alma iksirleri, varis kremleri, bel ve kalça inceltici, mezuralar, ayak kokusu gidericiler, epilasyon yöntemleri vb. Daha neler neler...

    Bu işlerde iyi para olsa gerek. Kaç aydır her siteye banner koyabiliyorsun, herhalde milyonlarca sipariş alıyorlardır. Önce zayıflama hapı kullanıp metabolizmayı bozan insanlar sonra da hemoroid ilacı kullanıyor olabilirler. Birkaç ay önce kadınların yüzlerindeki kırışıklık için bile hemoroid ilacı kullandıklarına dair bir yazı okumuştum. Eğer doğruysa gerçekten iğrenç. Güzellik için herşey mübah!

    Bütün bunlar sağlıklı mı, güvenli mi? Herhangi bir yan etkisi var mı? Sağlık bakanlığı kontrol ediyor mu? Almaya niyetim olmadığından hiçbirini araştırma zahmetine girmedim. Bilemiyorum. İlaç reklamı yapmak yasakken bu bannerlar nasıl rahatça gözümüze gözümüze sokuluyor anlamıyorum.

    Ama göz zevkim fena halde bozulmuş durumda... Yeter artık!

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Ekşi Sözlük'ü Bitirme Planı

    Hiç yorum yok
    Gündem yoğun. Youtube yasağının genişletilmesi, bu vesile ile diğer google sitelerine erişilememesi, IP adresleri, ADD'nin konuyla ilgili basın açıklaması ve en sonunda da ulaştırma bakanının yasağın ucunu vergiye bağlaması...

    Bunlar hepimizin günlerdir takip ettiği olaylar. Merakla sonuçlanmasını ve yasakların kalkmasını bekliyoruz.

    Bu arada bir taraftan yasaklar tartışılırken diğer taraftan da ekşi sözlük'e karşı çıkmaya başlayan ünlü şahsiyetler.

    İlk buna şahit olmuşluğum Okan Bayülgen'in Medya Kral'ında Nihat Doğan'dı :)

    Sonrasında ekşi sözlük avukatı tarafından Fatih Altaylı'ya gönderilen ve köşesinde yayınlamak zorunda kaldığı tekzip. Altaylı sözlük yazarlarına cidden kafayı takmış. Ne alakaları varsa analarına babalarına kadar işi götürmüş hatta. Dün Oray Eğin destekledi bu tepkiyi. Bugün'de Ali Atıf Bir. Genelde sözlük çoğunluğu tarafından eleştirilen isimler.

    Sözlük yazarı değilim, sadece okuyorum. Genelde gündemi, insanların olaylara tepkilerini, yorumları takip ediyorum. Elbette hepsine katılmak mümkün değil. Ama böyle platform olmasını önemsiyorum. Bağımsız insanlar sonuçta, hiç bir yerden bazı şeyleri yazmak ve/veya yazmamak için para almıyorlar. Kendi fikirlerini yazıyorlar. Kabullenmek bazıları için zor da olsa bu platform Türkiye'de ki internet kullanıcısı gençlerin düşüncelerine rahatça ulaşılabilecek bir yer. Hakaret içeren yazılar moderatörler tarafından zaten siliniyor.

    Bir kişinin yazdığını tüm sözlük yazarlarına mal etmek tıpkı RTÜK'ün bir program yüzünden kanalı günlerce kapatmasına benziyor. Eğer hakaret içeren yazı gerçekten varsa onları sildirmekte bir çözüm olabilir. Haklıysanız bu zaten yapılacaktır.

    Topluma mal olmuş ünlü kişilerin zaten eleştirilmesi, hakkında yorum yapılması çok doğal değil mi? Ünlü insan konuşulur, dünyanın her yerinde bu böyledir.

    Asıl değinmek istediğim konu aynı yazıda bir siteye getirilen yasak demode ilan edilip, hem de başka bir internet sitesini bitirme isteği nasıl ele alınır idi. Konu dağıldı. Ali Atıf Bir'in konuya dair cümleleri aşağıda. Yazının tamamı için lütfen linki tıklayın.

    Ali Atıf Bir aynı yazıda hem "Bu yüzyılda "Youtube ve Google"ın yasaklanmasına neden olan yasalara demode denmez de ne denir?" cümlesini söylüyor. Hem de "Ekşi Sözlük'e dersini haddini bildirecek bir hakim arıyorum. Eğer ben varım diyen varsa yukarıda sözünü ettiğim davayı açacağım ve Ekşi Sözlük tamamen bitecek." diyebiliyor.

    Kaynak: http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/104991-ak-parti-yi-ne-goturur-ali-atif-bir-makalesi.aspx

    Yasaklarla bir yere varılmaz elbette. Ama artık yasak da kesmiyor demek. Direk bitirmek, kökünü kurutmak falan lazım. Başa çıkılmaz yoksa bu durumla...

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Alice in Wonderland

    Hiç yorum yok
    Çocukken sevdiğim öykülerden biridir Alice Harikalar Diyarında. Alice büyür küçülür, olmadık kapılardan girer, tavşanlarla konuşur hatta çay partileri düzenler.

    Lewis Carroll'un 19.yy'da hayatımıza kattığı bu öyküyü Tim Burton yorumuyla izleyebileceğimi öğrenince havalar uçtum. Kadrosuna gediklisi Johnny Depp ile sevgili eşi Helena Bonham Carter'ı da alarak başlamış filme.


    Ne de olsa Tim Burton, modern zamanların, karanlık atmosferlerin, uçuk kaçık öykülerin zamane masalcısı. Beetlejuice, Edward Scissorhands, Big Fİsh, Corpse Bride, Ed Wood gibi çok sevdiğim filmlerin yaratıcısı.

    En baştan filmi 3D çekmemiş Tim Burton. Sonradan 3D'ye çevirmiş ve görüntü kaybı yaşamış maalesef. Tabi bu soruna bir de tüm salonlarda dublajlı olarak izleme zorunluluğu eklenmekte, ben de mecburen, ne yazık ki, kahretsin öyle izledim. Ne de olsa çocuk filmi, işin içinde Walt Disney var. Seçenek bile sunmadan dublajlı kopyaları dayamışlar. Zaten atmosferde Walt Disney'den mi etkilendiğindir bilinmez beklediğim kadar karanlık olmamış.

    Karakterler Tim Burton'a ait elbette. Kırmızı Kraliçe ve Çılgın Şapkacı filmi sırtlamış. Alice karakterini oynanyan Mia Wasikowska sanki biraz zorlama olmuş, yakışmamış. Şapkacıya torpil geçildiği ise aşikar. Karakteri Johnny Depp oynadığından ve döktürdüğnden ses etmiyoruz. Filmin sonundaki dans sahnesi hariç. Onu da Johnny değil de dublörü David Bernal oynamış, performansı çok etkilemesin artık napalım.

    Filmde Alice'in ve şapkacının kıyafetleri çok başarılıydı. Johnny Depp'in her sete kendi kıyafetleri ile gittiğini düşünürsek oldukça eğlenceli bir gardropa sahip olsa gerek.

    Diyolagların çok daha uzun olmasını bekledim açıkcası. Çay partisinin uzun sürmesini, Cheshire Cat'in daha çok gözükmesini, mavi tırtıl'ın uzun uzun konuşmasını istedim. Ne de olsa filmi belli bir süreye sıkıştırma derdim yok benim:) Masal devam etmeli.

    Dikkat! Aşağıdaki bölüm filmin sonuyla ilgili.
    Hikayenin orijinal sonunun nasıl olduğunu hatırlayamadığımdan Alice'in birden iş kadınına dönmesi de bana acayip geldi. Yelek giymiş tavşanların peşinden koş, Jabberwocky öldür, nargile içen mavi bir tırtıl'la konuş. Sonrada iş kadını ol, Çin'e git. Olmadı Alice olmadı.
    Dikkat! Yukarıdaki bölüm filmin sonuyla ilgili.

    Koskaca Tim Burton'a akıl verecek değilim elbet. Kendisini severim sayarım. Bundan sonra hiç güzel film yapmasa da önceki şaheserler için yine severim. Ama üzülerek söylüyorum ki Alice in Wonderland beklediğim gibi olmamış diyor, her şeye rağmen kellesini getirin demiyorum. Bunda elbette Türkçe dublajın büyük etkisi olduğunu kabul ediyorum. Pek tabi sıradaki filmi bekliyorum.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    The Hurt Locker

    Hiç yorum yok
    Film başında "war is a drug" sözcüğüyle açılıyor ve biterken de bize bunu hissettiriyor. Daha çok adrenalin için yapılmayacak şey yok sonuçta.

    Bomba imhacısı Amerikan askerleri, teknisyenleri gözü kara, her türlü tehlikeye dalabilir. Bir karısı ve çocuğu olmasına rağmen savaş ne de olsa bir uyuşturucu, vazgeçmiyor.


    Filmi izlerken sık sık bu adamların Irak'ta ne işi var allah aşkına diyorsunuz. Biz Irak'a komşu bölgeyi bilen bir halk olduğumuzdan mı bu soruyu sorabiliyoruz doğrusu emin değilim. Sonuçta Amerika'ya göre Irak Ortadoğu'dadır tabi ki Türkiye'de... Irak'a aynı gözlerle bakamıyacağız aşikar. Amerika sonuçta işgal ettiği her ülkeye barış, batılılaşma ve modernizm getirdiğini iddia eder. Sanki bunu talep eden varmış, çok iyi bir iş yapıyormuş gibi de övünür. Kullandığı yöntem de elbette savaştır.

    Irak halkı tüm askerlerden nefret ediyor, bunu film boyunca hissedebilirsiniz. Bomba imha ekibi bir nevi Irak halkının hayatını(!) kurtarsa da, sağda solda bulunan bombaları, düzenekleri patlatıp etkisiz hale getirse de, Iraklılar'ın yüzünde asla bir minnattarlık ifadesi yok, hiç kimse teşekkür etmiyor. Bombaları yapan ya da patlatan da kesinlikle öyle sıkı bir direnişçi grup değil. Bizim gördüğümüz herkes halktan. Bomba yapımında kullanılan da olabiliyor Iraklılar, patlatan da.

    Gözü kara teknisyenimiz Will ise Iraklı bir çocuğun intikamını almak isteyecek kadar o çocuğa bağlanabiliyor. Belli ki aslında istediği yine adrenalin.

    Bomba yapım yerini bulduklarında etrafa göz atarken arkadan gelen ezan sesi de gayet manidardı sanki. Terörist bu müslümanlar algısı oluşur izleyende ister istemez. Özellikle zaten her türlü olayda müslümanları suçlayan amerikalılar için. Hani bizde de öyle aslında. Belki şimdilerde değişiyor ama eskiden ne olsa İran'dan bilmedik mi bizde. Amerika sadece kendi halkını değil bizi de uyutmakta belli ki.

    Teknik olaraksa filmin çekimlerini, görüntülerini beğendim ben. Biraz belgesel havasında olması, herşeyi yorumlamaya kalkışmaması güzeldi. En önemlisi de askerleri aslında kahraman olarak göstermiyor. Ve bu özelliklerle Oscar'ı Avatar'ın elinden alıyor.

    Akademiye göre tamamı neredeyse görsel efektlerden oluşan bir film olan Avatar'ın aday olan başrol oyuncusu da yok. Aynı zamanda işgalci kuvvete karşı çıkan ve Navi'lere yardım eden askerleri olan bir film. Orduya baş kaldırma ve inandığın şey için savaşma söz konusu. Oscar alamama sebebi belli.

    The Hurt Locker'da ise bir karşı çıkma, sorgulama yok.. En önemlisi Avatar'a göre daha insani, daha gerçek bir film.

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    Limon Ağacı

    Hiç yorum yok
    Kitabı aylar önce almıştım. Sandy Tolan uzun araştırmalar sonucunda bir limon ağacı üzerinden Filistinli Beşir ve Yahudi asıllı Dalia arasındaki öyküyü anlatmakta bizlere. Anlattığı her şey belgelere dayanıyor ve gerçek bir öykü. Bu savaş yarım yüzyıldır hayatımızın bir parçası. Haliyle ben de merak ediyorum. Kitap bu noktada ilgimi çekmeyi başardı.

    Ama gel gelelim çeviri ve yazım dili okumamı çok zorlaştırdı, nerdeyse 6-7 aydır bitirmeye çalışıyorum. Geçenlerde başardım. Güzel bir hikaye ve kötü bir anlatım. İnternetten biraz araştırınca da herkesin çeviriden muzdarip olduğunu anladım.

    Hikaye gerçekten çok etkileyici. Nazi katliamından kaçan ve ülkesinden sürülen Dalia Eshkinazi ve ailesi, kendileri gibi yaşadığı şehir olan El Ramla(Yahudiler Ramla der)'dan sürülen Beşir Hairi'nin ailesinin evine yerleşir. Eshkinazi ailesine; korkak Filistinlilerin kendi elleriyle yaptıkları evlerini bırakıp kaçtıkları söylenmiştir. Bir gün Beşir ve kuzenleri kapıya gelip evi ve limon ağacını görmek istediklerini söyleyene kadar Dalia bu hikayeyi böyle bilecektir. Halbuki gerçekler çok farklıdır. Bunu öğrenen Daila Filistinlerin hikayeleri ile daha yakından ilgilenecektir. Ailesinden kendisine kalan ve daha önce Hairi ailesine ait olan evi ise Arap çocukları için bir okula(The Open House) çevirir. Burada kimsesiz çocuklarla ilgilenir. Beşir ise defalarca tutuklanarak ülkesinden uzak ömrünün bir bölümünü hapislerde geçirmek zorunda kalacaktır. Kendi evine geri dönmektir amacı ama bu asla mümkün olmaz ve vatan hasretiyle yaşamaya devam eder.

    Aslında yıllarca yurtsuz yaşayan, soykırımlara uğrayan, sürülen, ayrımcılıkların dik alasını yaşayan Yahudilerin Filistinlileri daha iyi anlaması gerekir diye düşünmekten kendimi alamıyorum bazen. Elbette gerçekler bu kadar basit olamıyor. Yahudi olduğu için Etiyopya'dan gelen biri bir Filistinlinin evine yerleşebiliyor. Evin gerçek sahibi ise evine dönemiyor. Savaş devam ediyor. Hangi ırktan olursa olsun insanlar ve çocuklar ölüyor. Bombalar patlıyor.

    Ayrıca, kitaptan işgal edilmiş topraklar olan Filistin'in aslında hiçbir zaman bağımsız bir ülke olamadığını öğrendim. Osmanlı hakimiyetinden çıktıktan sonra İngiliz mandası oluyor. İngilizler ise zaten bu toprakları Yahudiler için vatan yapmakla görevli. Dertleri hem Yahudileri Avrupa'dan çıkarmak hem de yükselen Arap gücünü -tabi ki petrol gücü- engellemek ve bölgeyi kontrol altına almak. Böylece 1947'den itibaren gemilerle bir sürü Yahudi asıllı insan, bu kutsal topraklara taşınıyor ve evlerinden kaçmak zorunda bırakılan Filistinlilerin evlerine yerleştiriliyor. O dönemlerde birçok Filistinlinin topraklarını Yahudilere satması da cabası. Olaya karışan diğer Arap ülkeleri işin daha da sarpa sarmasını sağlıyor ve 6 gün savaşlarını Araplar kaybediyor. Böylece İsrail baskısını arttırıyor.

    Daila ve Beşir'in diyaloglarını okurken barış mümkünmüş gibi geliyor. Böyle sevgi dolu ve birbirini anlamaya çalışan daha çok insan olmalı dünyada. Böyle hikayeleri daha çok duymalıyız.

    Yakın tarihimizde yer tutan ve Akdeniz'den komşumuz olan bu ülkelerin arasında geçenleri öğrenmek istiyorsanız kitabı mutlaka okuyun.

    Dalia ve Beşir'in Açık Evi: http://www.friendsofopenhouse.org/index.php


    Dalia aktif olarak The Open House'da çalışıyormuş hala. Beşir ise Ramallah'ta hukuk uygulamalarında çalışmakta imiş.

    Kaynak:http://sandytolan.com/the-lemon-tree/open-house-ramle

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    And the oscar goes to.....

    Hiç yorum yok
    Sonunda 7 Mart gecesinde 82.Oscar ödülleri sahiplerini buldu. 'The Hurt Locker' geceye damgasını vurdu ve batılı gelişmiş bir ülkenin 82 yıldır yapmadığını yapıp, en iyi yönetmen ödülünü bir kadına Kathryn Bigelow'a verdi. İyi de etti.

    Ben Avatar'ı eleştirip fazla şişirildiğini düşünenlerdenim. The Hurt Locker'ı henüz izlemediğimden yorum yapamayacağım. Ama 3 bomba imha uzmanının Irak'ta hayatta kalma mücadelesi oscar için yetmiş anlaşılan. Sonuçta Avatar savaş karşıtı bir filmdi ve oscar alamadı.

    Up'ın en iyi animasyon ödülü, Christoph Waltz'ın en iyi yardımcı erkek ödülünü kazanmasına çok sevindim.

    Bana göre ise senenin en iyi filmi Inglourious Basterds. Filmi izlerken baya eğlendim doğrusu. Oyunculuklar çok iyi ve diyaloglar yine bir Tarantino klasiği. Özellikle Christoph Waltz izlenesi ve bundan sonrada takip edilesi.

    Benzer güzellikte bir filmi belki Filistinlilerde çeker birgün. Ne dersiniz?

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder

    When I am Sad

    Hiç yorum yok


    Flash'ta hazırlanmış 4 dakikalık bir animasyon. Çok şirin, harika bir film olmuş. İzleyelim, izlettirelim :)

    Hiç yorum yok :

    Yorum Gönder