Peter Sellers etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karşınızda Peter Sellers
sözde yazar
Peter Sellers çok sevdiğim bir aktör olmasına rağmen biyografisini izlemekte biraz geç kalmış olduğumu itiraf edeyim. Ülkemizde Karşınızda Peter Sellers olarak gösterime giren The Life and Death of Peter Sellers'ın yapım yılı 2004. Peter Sellers rolünde Geoffrey Rush döktürüyor resmen.
Biyografi izlemek, özellikle sevilen bir insanın biyografisini izlemek ve hiç bilinmeyen yönlerini görmek, bazen içimizdeki o saf hayranlık duygusuna ket vurabilecek ve bizi hayal kırıklığına uğratabilecek kadar riskli olabilir. Tabi tam tersi hayranlığın artması mümkün.
Peter Sellers'ın hayatını izlerken yukarıdaki iki duygu arasında gidip geldim. Gerçekten çok yetenekli bir oyuncu olmasına ve her halükarda güldürmesine hayranlığım pekişti. Amma ve lakin hayatındaki kadınlara davranış şekli ile beni epey şaşırttı. Aslına bakarsanız, Peter Sellers'ın kadınlara nasıl davrandığını, bu filmi izleyene kadar hiç ama hiç düşünmedim fakat yine de şaşırdım. Neden? Birilerinin ortaya çıkardığı işi sevince, o kişiye de iyi anlamlar yüklüyoruz ve çizdiğimiz çerçevenin dışına çıkılınca anlamsızca şaşırıyoruz. Olay basit, Peter Sellers da hepimiz gibi iyisiyle kötüsüyle bir insan. Evet paranoyak, bencil, belki korkak, biraz kendine güvensiz ama insan. Hepsi bu!
Üstelik de çocuk ruhlu ve ana kuzusu. Ana kuzusunu biraz açarsak, annesi Peg (Sellers da annesine Peg diye seslenir), onun hayatındaki baskın kişilik. Oğluna aşık, onu kadınlardan kıskanan, yönlendirici bir anne. Sellers'ın ünlü olmasını ve onu tanımamızı Peg'e borçluyuz.
Tabi Sellers da evliliklerinin yürümemesini büyük ihtimalle Peg'e borçlu. İlk karısı Anne, ondan ayrılırken "Artık bu küçük çocuktan çok sıkıldım. Neden erkek olamıyorsun?" der. Sellers küçük bir çocuk gibi annesinin kollarına koşar. Annesi ona hayatındaki kadınların da kendisini sorgusuz ve sonsuz destekleyeceğini düşündürmeyi başarmıştır.
Bir başka sahnede, arabasındaki çiziği tamir eden oğluna teşekkür etmek yerine tüm oyuncuklarını kırarak yanıt verir ve "Ben senin oyuncaklarınla oynuyor muyum?" der. Evler, arabalar, kadınlar ve özetle hayat Seller için bir oyun alanıdır.
Kariyerine radyo tiyatrosu ile başlayan ve sonrasında Peg'in tabiri caizse gaza getirerek sinemaya yönlendirmesiyle, yetenekleri fark edilen Sellers'ı hepimize tanıtan Pink Panther filmi olur. Zaten filmi izlerseniz, Sellers'ın oynadığı ünlü filmlerin de nasıl çekildiğini görebilirsiniz. Bu filmler arasında Pink Panther Serisi, Dr. Strangelove, Being There ve adını bugüne kadar duymadığım Gazino Royal 007 var. Tabi tüm bu filmlerin yönetmenleri olan Blake Edwards, Stanley Kubrick ve Hal Ashby'nin de (sadece bir sahnede uzaktan yer verilse de adını yazalım) filmde sahneleri mevcut.
Geoffrey Rush hakkında da bir kaç şey söylemek lazım. Zira kendisi Peter Sellers'ın daha iri olan ikizi gibiydi. Tabi bunda makyaj ve ışığın etkisi yadsınamaz elbette. Bazı sahnelerde gerçekten Sellers'tan ayıramadığım oldu. Ayrıca Charlize Theron tüm güzelliğiyle Peter Sellers'ın ikinci karısı Britt Ekland rolünde.
Meraklısına daha önce yazdığım Being There ve Blake Edwards makalelerini de öneriyorum. Filmi epey keyifle izledim. Sizin de aynı keyifle izleyeğinizi düşünüyorum.
İyi Seyirler.
Biyografi izlemek, özellikle sevilen bir insanın biyografisini izlemek ve hiç bilinmeyen yönlerini görmek, bazen içimizdeki o saf hayranlık duygusuna ket vurabilecek ve bizi hayal kırıklığına uğratabilecek kadar riskli olabilir. Tabi tam tersi hayranlığın artması mümkün.
Peter Sellers'ın hayatını izlerken yukarıdaki iki duygu arasında gidip geldim. Gerçekten çok yetenekli bir oyuncu olmasına ve her halükarda güldürmesine hayranlığım pekişti. Amma ve lakin hayatındaki kadınlara davranış şekli ile beni epey şaşırttı. Aslına bakarsanız, Peter Sellers'ın kadınlara nasıl davrandığını, bu filmi izleyene kadar hiç ama hiç düşünmedim fakat yine de şaşırdım. Neden? Birilerinin ortaya çıkardığı işi sevince, o kişiye de iyi anlamlar yüklüyoruz ve çizdiğimiz çerçevenin dışına çıkılınca anlamsızca şaşırıyoruz. Olay basit, Peter Sellers da hepimiz gibi iyisiyle kötüsüyle bir insan. Evet paranoyak, bencil, belki korkak, biraz kendine güvensiz ama insan. Hepsi bu!
Üstelik de çocuk ruhlu ve ana kuzusu. Ana kuzusunu biraz açarsak, annesi Peg (Sellers da annesine Peg diye seslenir), onun hayatındaki baskın kişilik. Oğluna aşık, onu kadınlardan kıskanan, yönlendirici bir anne. Sellers'ın ünlü olmasını ve onu tanımamızı Peg'e borçluyuz.
Tabi Sellers da evliliklerinin yürümemesini büyük ihtimalle Peg'e borçlu. İlk karısı Anne, ondan ayrılırken "Artık bu küçük çocuktan çok sıkıldım. Neden erkek olamıyorsun?" der. Sellers küçük bir çocuk gibi annesinin kollarına koşar. Annesi ona hayatındaki kadınların da kendisini sorgusuz ve sonsuz destekleyeceğini düşündürmeyi başarmıştır.
Bir başka sahnede, arabasındaki çiziği tamir eden oğluna teşekkür etmek yerine tüm oyuncuklarını kırarak yanıt verir ve "Ben senin oyuncaklarınla oynuyor muyum?" der. Evler, arabalar, kadınlar ve özetle hayat Seller için bir oyun alanıdır.
Kariyerine radyo tiyatrosu ile başlayan ve sonrasında Peg'in tabiri caizse gaza getirerek sinemaya yönlendirmesiyle, yetenekleri fark edilen Sellers'ı hepimize tanıtan Pink Panther filmi olur. Zaten filmi izlerseniz, Sellers'ın oynadığı ünlü filmlerin de nasıl çekildiğini görebilirsiniz. Bu filmler arasında Pink Panther Serisi, Dr. Strangelove, Being There ve adını bugüne kadar duymadığım Gazino Royal 007 var. Tabi tüm bu filmlerin yönetmenleri olan Blake Edwards, Stanley Kubrick ve Hal Ashby'nin de (sadece bir sahnede uzaktan yer verilse de adını yazalım) filmde sahneleri mevcut.
Geoffrey Rush hakkında da bir kaç şey söylemek lazım. Zira kendisi Peter Sellers'ın daha iri olan ikizi gibiydi. Tabi bunda makyaj ve ışığın etkisi yadsınamaz elbette. Bazı sahnelerde gerçekten Sellers'tan ayıramadığım oldu. Ayrıca Charlize Theron tüm güzelliğiyle Peter Sellers'ın ikinci karısı Britt Ekland rolünde.
Meraklısına daha önce yazdığım Being There ve Blake Edwards makalelerini de öneriyorum. Filmi epey keyifle izledim. Sizin de aynı keyifle izleyeğinizi düşünüyorum.
İyi Seyirler.
Salı, Eylül 09, 2014
Biyografi
,
blake edwards
,
Britt Ekland
,
Charlize Theron
,
film
,
Geoffrey Rush
,
Hal Ashby
,
Peter Sellers
,
Stanley Kubrick
Blake Edwards Filmleri
sözde yazar

Bildiğiniz üzere ünlü yönetmen Blake Edwards geçen ay aramızdan ayrıldı. Arkasında dönemine damgasını vurmuş filmler bıraktı. Yıllar içinde kaybolmayıp 60'lardan günümüze kadar geldi.
En çok bilineni Peter Sellerslı Pembe Panter serisidir. Yönetmen, Yapımcı ve Senarist Blake Edwards'ın tüm filmleri burada.
Sevdiğim filmlerinden geçte olsa bir seçki hazırladım.
1- Breakfast at Tiffany's (1961)
Truman Capote'un aynı adlı romanından uyarlanan filmde, Audrey Hepburn Holly Golightly karakteriyle unutulmazlar arasına adını yazdırmayı başarmıştır.
Hepburn'ün zerafeti ve samimi ifadesi, en önemli özelliği parti kızı olmak olan Holly'yi tüm şımaraklığına rağmen çok sevmemizi sağladı.
Hepburn hep bir stil ikonu olmayı başardı. Siyah elbisesiyle, uzun ağızlığından içtiği sigarasıyla, eşarbıyla kim hatılamaz ki onu. Filmin önüne geçmeyi başaran ve günümüze kadar gelen Holly karakteri Blake Edwards'ın karakter yaratmadaki ustalığının bir sonucu.
Kitapla film birebir aynı olmamakla beraber ikisinin de tadı ayrıdır. Zaten kısacık olan kitabı bir solukta okuyup filmini de izleyebilirsiniz.

2- The Party (1968)
İzlediğim en komik filmlerden biri. Peter Sellers'ın yaptığı her türlü sakarlık, yanlış anlaşılmalar dizisinin ortaya çıkardığı absürtlükler. Giderek kontrolden çıkan bir parti ve ortasında kalan insanlar. Filmin sonunda partiye dahil olan bir fil ve her yerde köpükler hatırlıyorum.
Gerçekten sıkı bir komedi izlemek isteyenlere tavsiye edilir.

3- The Pink Panther Series (The Pink Panther 1963, A Shot in the Dark 1964, The Pink Panther Strikes Again 1976)
Tek tek yazmaya gerek yok seriyi. Inspector Clouseau karakteriyle özdeşleşen Peter Sellers ve yine filmin önüne geçmiş sakar ve salak dedektif karakteri. Her aldığı davayı ciddiyetle araştıran ve sonunda ne hikmetse çözen Clouseau, üstüne bir de üstün hizmet ödülleri alır. İkinci filmden itibaren kadroya dahil olan Dreyfus, tüm bu olanlar yüzünden artık akıl hastanesindedir. Söylediği yanlış kelimeler, iflah olmaz sakarlığı, kimseyi dinlemeyişi ve kendinden son derece emin halleri ile Clouseau gerçekten özel bir karakter. Herkesi şaşırtabilir.
Uşağı vardı, Kato. Her eve gittiğinde Clouseau'ya sürpriz yapardı ve dövüşürlerdi. Enteresan dedektif Clouseau'nun herşeye hazırlıklı olma amaçlı egzersizleri.
Bu seriden bir çok sahne bizim filmlerimizde de kullanılmıştır. Yanılmıyorsam Şabanoğlu Şaban'da elmas arayan Şaban ve Ramazan'ın köşkte yaptığı sorgulama sahnesi bariz olmak üzere, konu itibari ile de Pembe Panter'in ilk filmiyle benzerlikler gösterir. Şabanoğlu Şaban daha komiktir o ayrı.

4- 10 1979

Orta yaş bunalımına girmiş bir müzisyen olan George Webber'in hikayesi. Dudley Moore filmde döktürür amma velakin en çok hatırlanan karakter altın rengi mayosu ve örgülü saçlarıyla meksika sahillerinde koşturan Bo Derek'tir. Bo Derek filmde tüm güzelliğini sergilemiş ve sonrasında epeyce ünlü olmuştur.
Film sevgilisinin George'a yaptığı sürpriz doğum günü partisi ile başlar. Bkz. Edwards Blake ve Parti Takıntısı...
George artık 42 yaşında sürprizleri sevmeyen bir adamdır. Trafikte karşılaştığı ve evlenmek üzere olan Jenny'nin (Bo Derek) peşinden Meksika'ya kadar gidecektir. Jenny'ye ulaşmaya çalışırken başına gelen absürt olayları izleriz.
Karşı komşusunun evde sürekli çıplak partiler (evet yine parti) düzenlemesi ise orta yaş bunalımındaki bir adam için acı bir tesadüf olsa gerek.
Bo Derek gibi Dudley Moore'da bu filmden sonra şöhrete kavuşur. Moore, aynı zamanda bir müzisyendir. Kesin bir bilgiye sahip olmamakla beraber, büyük ihtimal filmde piyanoyu kendisi çalmıştır.
5- What Did You Do in the War, Daddy? (1966)
Bu film uzun zamandır izlemek istediklerim arasında. En kısa zamanda bu eylemi gerçekleştirip buraya not düşmek isterim.
Perşembe, Ocak 13, 2011
audrey hepburn
,
blake edwards
,
bo derek
,
film
,
Peter Sellers
Being There: Şans mı Akıl mı?
sözde yazar

Bir adam düşünün hayatı boyunca hiç dışarıya çıkmamış. Orta yaşlı. Bahçıvanlık bildiği yegane şey. Arta kalan zamanlarında televizyon izlemeyi seviyor. Aslında izlemek değil de kanal değiştirirken 5-10 dakika ara vermek. Sürekli aynı şeyi izleyemiyor. Okuma-yazması yok. Hiç asansöre ve otomobile binmemiş. Kimliği yok, doktor kaydı yok. Doğuştan zeka özürlü olduğu için yaşlı adamın koruması altında başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yaşayabilmiş.
Ancak yaşlı adamın ölüm olayı gerçekleşince ve kim olduğunu kanıtlayamayınca evin satışa çıkmasından dolayı kendini sokakta bulur Chance the Gardener. Ne bu ölüme tepki verebilmiştir ne de sokağa atılmasına. Sorgulamadan pahalı, şık takım elbiselerle dolu bavulunu ve uzaktan kumandasını alıp nereye gideceğini bilmese de yola koyulur. Ne de olsa yaşlı adamın en pahalı kıyafetlerini giymesine izin verilmiştir.
Chance(Şans) dış dünyada dolaşmaya başlar. Sokakta da ilk ilgisini çeken yine vitrindeki televizyondur. Televizyonla haşır neşir olurken kendisine bir limuzin çarpar. Kocası da hasta olan Eve Rand bu sakin, huzur dolu ve zengin görünümlü adamı evindeki doktorlara muayene ettirmek için evine davet eder. Böylece bu zengin malikaneye yerleşir Chance The Gardener (Chauncey Gardiner olarak çağrılacaktır bundan sonra).

Chauncey'in yükselişi başlar. İlik kanseri olan Ben Rand'in danışmanı olur. Hatta Ben daha da ileri giderek karısını Chauncey'e emanet edecektir.
Amerikan başkanı ile tanışır. Sorulara yine en iyi bildiği şey olan bahçıvanlık üzerinden yorum yapmıştır Chauncey. Ve fakat söylediği her şeyi herkes kendine göre yorumlayıp, yeni anlamlar katarak büyütür. Böylece dolaylı yoldan vemiş olduğu tavsiye Amerikan ekonomisi için örneklendirilir.
Son derece yüzeysel, basit ve ahmakca konuşan bir adamdır Chance. Olayların gidişatı, yanlış anlamalar ve yüklenen misyonlar birden bire Amerika'da en çok aranan adam olmasını sağlar. Yaşlı adamın hizmetçisi en doğal yorumu yapar "Amerika beyazların ülkesi".
İnsanların en basit şeye bile nasıl derin anlamlar yükleyip kör olabileceğinin kanıtıdır Being There. Bomboş bir adamın kendine güveni ile etrafındakileri fazlaca etkilemesidir. Güvenebileceği, sırtını dayayabileceği hiçbir şeyi olmamasına rağmen şansın yaver gidebileceğinin hikayesidir. Şanslı olduğunu bilmeyen bir adamın basit mutluluğudur. Kendisini şans zanneden insanların ahmaklığıdır.
Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanan filmde, yönetmen koltuğunda Hal Ashby oturuyor. Chance karakterinde ise Peter Sellers çok iyi bir iş çıkarmış. Film yavaş tempoda ilerler ama kesinlikle sıkmaz. Yer yer kahkalar bile atarsınız. Belki bu pembe panter etkisidir ya da Peter Sellers'a yüklediğimiz komik adam anlamı. Ve fakat sonu çok güzel filmlerdendir. Mutlaka izlenmelidir.
Pazartesi, Ağustos 16, 2010
Bahçıvan
,
Chance The Gardiner
,
Chauncey Gardenir
,
film
,
Hal Ashby
,
Jerzy Kosinski
,
Peter Sellers
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)


