Kompakt Disk Blog

"Dinle, oku, gör: Müzik, kitap, film"

sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Royal Tenenbaums


Basit diye tanımlayabileceğimiz, ayrıntılarda gizli, absürd karakterli filmleri çok seviyorum. Film bitince anlamsız belki ama sakin, dingin ve huzurlu bir ruha kavuşuyoruz yaa işte öyle birşey istediğim aslında. Aman sonu beni şaşırtsın, afallayayım, şok olayım gibi derdim yok. Filmin sonu başından belli olsa da hikaye güzel anlatılmışsa eğer izlemem için yeterli.

2009'un animasyon filmlerinden Fantastic Mr. Fox, tilki olsa da orta yaş bunalımı yaşayan bir aile reisi olarak, dürtüleri sayesinde başına açtığı belaların eğlenceli ve dramatik anlatımıyla ile beni epey eğlendirmişti. Filmin yönetmeni Wes Anderson ile tanışmam bu şekilde oldu ki kendisinin karakterlere ve detaylara çok önem veren bir yönetmen olduğu belliydi. Söz konusu animasyon olsa dahi.

The Royal Tenenbaums 2001 yapımı bir Wes Anderson filmi. Filmle ilgili uzun uzun yazmıyorum. Herkese hitap eden bir film olmadığı kesin. Sevmeniz için yukarıda yazdıklarıma bir miktar katılmanız gerek yoksa sizin için tam bir hayal kırıklığına dönüşebilir.

Kısaca bahsetmek gerekirse, Royal Tenenbaums karısıyla uzun yıllar ayrı yaşamış ama boşanmamıştır. Karısına evlenme teklif edildiğini öğrenince tekrar yuvaya dönmeye karar verir. Sivri dilli, umursamaz karakteri yüzünden çocukları tarafından pek sevilmez.

Richie, Chass ve Margot(evlatlık) çocukken birer dahi olarak tanımlansalar da ilerleyen yaşlarında bu başarılarını sürdüremeyen yalnız ve sorunlu yetişkinlerdir artık.

Yıllar sonra ailenin tekrar bir araya gelmesi üzerine kurgulanmış filmde, bu enterasan karakterlerin hayatına yakından bakarız.


Yukarıda da söylediğim gibi film ayrıntılarda gizli.

Müzikler çok güzel.. Soundtrack albümünde John Lennon, Bob Dylan, The Clash, Nick Drake var mesela. Yine karakterlere özgü temalar söz konusu.

Her karakterin kendine has bir giyim tarzı var ve üst başları çok değişmiyor. En güzeli film boyunca kırmızı adidas eşofmanla dolaşıp, cenazede siyahını giyen Chass ile çocukları Ari ve Uzi olsa gerek. Yine kürk mantolu ve çizgili elbiseli Margot, uzun saçları ve çıkarmadığı saç bandı ile Richie, kovboy tarzı ile Eli... Sanırım 70'ler ekolünden bu kıyafetlerle hepsi stil sahibiydi doğrusu.

Kadro epey geniş. Gene Hackman, Anjelica Huston, Ben Stiller, Gwyneth Paltrow, Luke Wilson, Owen Wilson, Bill Murray ve Danny Glover... Ve kilit adam Kumar Pallana...

Gwyneth Paltrow iyi oynamış, çok beğendim. Kendisinin yine iddiasız birkaç filmi vardır sevdiğim. Duets ve Shallow Hal. Belki de gizli Gwyneth Paltrow hayranıyımdır. Bilemiyorum.

Filmde Gypsy Taxi diye bir olay vardı. Bizdeki korsan taksilere denk olduğunu düşündüm. Eğer gerçekten böyle taksiler varsa...

Bir yönetmen iki film: Anders Thomas Jensen

Bu aralar izlemek isteyipte izleyemediğim filmler, okumak isteyipte okuyamadığım kitaplarla boğuşuyorum. Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen'in yazıp yönetiği 2 filmini nihayet izledim.


Adam's Apples (Adams æbler):
2005 yapımı film Adem'in Elmaları olarak Türkçe'ye çevrilmiş. Eski bir neo-nazi olan Adam hapishaneden çıkınca toplum hizmeti için, Danimarka'nın kırsal bölgesindeki bir kiliseye gönderilir. Kilisenin pederi Ivan, Adam'ı karşılar ve burada kaldığı süre boyunca kendine bir amaç edinmesini söyler. Adam hayatı boyunca hep pasta yapmak istemiş olduğunu söylerken aslında dalga geçse de, peder Ivan için hayatta kötü ve yanlış olan hiçbir şey olmadığından Adam'ı ciddiye alır ve bahçedeki elma ağacına iyi bakmasını ister. Zira o elmalar, Adam'ın elmalı pastası için kullanılacaktır. Pek tabi Adam bu görevi de başlarda ciddiye almaz. Odasına yerleştiğinde ilk işi Hitler'in fotoğrafını duvara asmak ve pederin getirdiği İncil'i bir köşeye fırlatmaktır.

Kilisedeki diğer karakterler ise yaşlı Paul, eski bir tenis oyuncusu, kleptoman ve pedofili Gunnar, uluslararası bir petrol şirketine kafayı takmış, sistemden şikayetçi ve Paki olarak çağrılan Pakistanlı Khalid ve filmin kilit adamı Dr. Kolberg. Sonradan bu ekibe çocuğunun özürlü doğmasından endişe eden alkolik Sarah'da katılır. Khalid karakterinin terörist kılıklı gösterilmesi başta ırkçı bir yaklaşım olarak gözüme batsa da batının doğuya bakışının aslında tamda bu karakter olduğunu söylüyordu yönetmen. Bir neo-nazi ile aynı yerde olması ve sonradan Adam tarafından korunması da değişimin işareti olacaktır.


Zaten fotoğrafa bakınca birbirinden alakasız bu tiplerin birlikte ne yapacağını sorguluyor insan. Fakat karakterler öyle ince işlenmiş ki asla göze batmıyor. Hepsinin bir arada olmasının bir nedeni var. Kader!

Peder Ivan, karısının intihar ettiğini kabullenemez ve yanlışlıkla bir kutu hap içtiğini söyler. Tekerlekli sandalyedeki özürlü oğlunun kendi başına hareket etmesi mümkün değildir ama peder ona normalmiş gibi komutlar verir. Hitler'i tanımaz. Hala içki içip hırsızlık yapan Gunnar'ın tüm günahlarından arındığına emindir. Vaaz sırasında gittiği için yaşlı Paul'ü tuvalete göndermez. Kötü olan hiçbir şeyi görmeyen Ivan'ın, kutsal kitaptaki Job(Eyüp)'un Hikayesinde, Job'un başına gelen musibetlerin Tanrı tarafından yapıldığı açıkça yazılmış olsa da bu hikayede Ivan için kabul edilmezdir. Çünkü kötü olan her şey şeytandan gelir ve şeytan insanı sınar. Tıpkı elma ağacının başına gelenlerde olduğu gibi. Kurtlanan, kargaların yağmaladığı ve üzerine yıldırım düşen elma ağacı, Ivan'a göre şeytanın sınamasıdır. Eğer Adam elmalı pastasını yapamazsa şeytan kazanacaktır.

Adam'ın pasta yapmak dışında kendini adadığı asıl amacı Ivan'a gerçekleri anlatmak olacaktır. Fakat bu sandığı kadar kolay değildir.


The Green Butchers (De grønne slagtere):
Türkçe'ye Çaylak Kasaplar olarak çevrilmiş olan 2003 yapımı film, Anders Thomas Jensen'in ikinci uzun metraj filmi. Aslında Adam's Apples'dan eski olmasına rağmen ben izlediğim sıraya göre yazıyorum.

Svend ve Bjarne adında iki kasap çırağının yeni bir dükkan açmak istemsiyle başlar hikayemiz. Svend kendisini sürekli aşağılayan kasap Holger'dan kurtulmak ve başarılı olmak istemektedir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Svend, her zaman aşağılanmış, alay edilmiş bir adamdır. Çok fazla terler, panik olur ve iletişim kurmakta başarılı değildir.

Bjarne içinse nerede bir hayvan öldürdüğünün pek bir önemi yoktur. Yeni doğum yapmış bir zürafayı görmek için hayvanat bahçesine giderken arabayı kullanan ikizi Eigil, önüne çıkan geyiğe çarpmamak için direksiyonu kırdığında, kazadan sağ kurtulan sadece Bjarne, Eigil ve geyiktir. Anne-babasını ve karısını kaybeden Bjarne artık hayvanlardan nefret etmektedir. Gördüğü yerde hayvanları öldürdüğü için polis onu bir kasabın yanına çırak olarak verir ve öldürmek artık mesleği haline gelir.

Yeni kasap dükkanı açılışta pek ilgi çekmez. Bu iki karakterin kaderi Svend'in bir kaza sonucu insan eti satmasıyla değişir. Kapıda kuyruklar oluşur, televizyona çıkarlar. Herkes Svend'in cici tavuğundan ister. Başarıya aç olan Svend için bu bir mucizedir ve bunun devam etmesi gerekmektedir. Artık insanlar kaza sonucu değil, bilerek ve isteyerek derin dondurucuya gönderilir.


Anders Thomas Jensen yine karakterlerde harika işler çıkarmış. Cenaze törenlerinde kilisenin pederine yardım eden Astrid, cesetleri yanarken izlemekten hoşlanan kimsesiz bir kızdır. Kasap Holger, bu iki ahmağın asla başarılı olamayacağını düşündüğünden olayı araştıracaktır. Peder ise bir zamanlar geçirdiği bir uçak kazasında tek sağ kalan insandır ve hayatta kalmak için karısını yemiştir.

Ole Thestrup, The Green Butchers'ta kasap, Adam's Apples'ta Dr.Kolberg rolünde olanlara anlam veremeyen bilirkişi olarak çıkar karşımıza. Bilinçli olmasa da düğümü çözen karakterdir.

Yeni başlangıçlar, absürt karakterler, kilise, peder, mucizeler, dram, değişim ve mutlu sonlar iki filmin ortak özellikleri arasında sayılabilir. Kara mizahın başarılı örnekleri. Aslında dramdır anlatılan ama mutlu eder. Kahkahalar attırmaz belki ama gülümsetir. Türün meraklıları için iki iyi film.

Crimen Ferpecto: Palyaço modası bu sene çok tuttu!

Álex de la Iglesia ile tanışman tv'de, yanılmıyorsam cnbc-e'de "Halkımız avanta peşinde" çevirisiyle "La comunidad" filmini tesadüfen izlememle oldu. Bu matrak filmi araştırıp kaynağından başka filmler çıkarmak şart artık.


Crimen Ferpecto, ingilizce çevirisyle Perfect Crime , 2004 yapımı bir Álex de la Iglesia filmi. Tür olarak Komedi, suç ve korku olarak tanıtılmış. İnanın daha fazlası var. Absürtlük, eleştiri, sosyal mesaj, aksiyon, heyecan...

Filmi tek kelimeyle özetlemem gerekseydi eğer, modern zamanda insan, insan ilişkileri, toplum ve dayatılmış tüm ögeler üzerine absürt bir suç komedisi derdim. Çok güleceğinizi garanti ederek tabi.

Neyse ki bunu yapmak zorunda değilim ve filmden uzun uzun bahsetmek istiyorum.

Rafael González Madrid'in en büyük alışveriş merkezinin kadınlar bölümünde satış görevlisi olarak çalışmaktadır. Kadınlarla arası oldukça iyi olan Rafael, her şeyin en iyisini isteyen, yaşam standartlarını yükseltmek için elinden geleni yapan ve lüksü oldukça seven bir adamdır. Tüketim toplumunun ideal insan tanımlası eminim Rafael'dir.

Mağaza müdürünün ölmesiyle erkek bölümünde çalışan Don Antonio ile arasında kıyasıya bir rekabet başlar. En çok satışı yapan yeni müdür olacaktır. Alışveriş merkezinde doğan ve orada ölmeye kararlı olan Rafael son anda kaybeder.

Don Antonio artık yeni mağaza müdürüdür. Tartıştıkları bir anda Rafael kazayla Don Antonio'yu öldürür. Ve elbette cinayeti bir kadın görmüştür.

Rafael yaşama amacı ve ideallerinin topyekün tersinde olan bu şahitle yaptığı suç ortaklığına ne kadar dayanacaktır? Şahit Rafael'den ne talep eder? Filmin bundan sonrası çok daha komik ilerlemekte.

Álex de la Iglesia, filmde insana oldukça eleştirel bir gözle bakar. Aç gözlülük, kibir gibi insanı itici yapan detayları, dayatılan ideal insan modelini, modayı , güzel ve çirkini algılama biçimimizi eleştirir. Ve bütün bunları güldürerek, olabildiğince doğal yapar.

Klişe olacak biliyorum ve buna rağmen söylüyorum güldürürken düşündürdü:) İzleyin.

Filmden notlar:
  • Kadınlar bölümünden manken gibi kadınları kovup, normal kadınları işe alınca satışlar %20 artar.

  • Erkekleri yönlendirmek gerekir çünkü hayatta ne istediklerini bilmezler.

  • Eğer toplumun idealindeki görüntüye sahip değilseniz ilk kelepçelenen siz olursunuz.

  • Ve moda palyaço olmayı gerektiriyorsa eğer palyoça olabilirsiniz.
  • The Hurt Locker

    Film başında "war is a drug" sözcüğüyle açılıyor ve biterken de bize bunu hissettiriyor. Daha çok adrenalin için yapılmayacak şey yok sonuçta.

    Bomba imhacısı Amerikan askerleri, teknisyenleri gözü kara, her türlü tehlikeye dalabilir. Bir karısı ve çocuğu olmasına rağmen savaş ne de olsa bir uyuşturucu, vazgeçmiyor.


    Filmi izlerken sık sık bu adamların Irak'ta ne işi var allah aşkına diyorsunuz. Biz Irak'a komşu bölgeyi bilen bir halk olduğumuzdan mı bu soruyu sorabiliyoruz doğrusu emin değilim. Sonuçta Amerika'ya göre Irak Ortadoğu'dadır tabi ki Türkiye'de... Irak'a aynı gözlerle bakamıyacağız aşikar. Amerika sonuçta işgal ettiği her ülkeye barış, batılılaşma ve modernizm getirdiğini iddia eder. Sanki bunu talep eden varmış, çok iyi bir iş yapıyormuş gibi de övünür. Kullandığı yöntem de elbette savaştır.

    Irak halkı tüm askerlerden nefret ediyor, bunu film boyunca hissedebilirsiniz. Bomba imha ekibi bir nevi Irak halkının hayatını(!) kurtarsa da, sağda solda bulunan bombaları, düzenekleri patlatıp etkisiz hale getirse de, Iraklılar'ın yüzünde asla bir minnattarlık ifadesi yok, hiç kimse teşekkür etmiyor. Bombaları yapan ya da patlatan da kesinlikle öyle sıkı bir direnişçi grup değil. Bizim gördüğümüz herkes halktan. Bomba yapımında kullanılan da olabiliyor Iraklılar, patlatan da.

    Gözü kara teknisyenimiz Will ise Iraklı bir çocuğun intikamını almak isteyecek kadar o çocuğa bağlanabiliyor. Belli ki aslında istediği yine adrenalin.

    Bomba yapım yerini bulduklarında etrafa göz atarken arkadan gelen ezan sesi de gayet manidardı sanki. Terörist bu müslümanlar algısı oluşur izleyende ister istemez. Özellikle zaten her türlü olayda müslümanları suçlayan amerikalılar için. Hani bizde de öyle aslında. Belki şimdilerde değişiyor ama eskiden ne olsa İran'dan bilmedik mi bizde. Amerika sadece kendi halkını değil bizi de uyutmakta belli ki.

    Teknik olaraksa filmin çekimlerini, görüntülerini beğendim ben. Biraz belgesel havasında olması, herşeyi yorumlamaya kalkışmaması güzeldi. En önemlisi de askerleri aslında kahraman olarak göstermiyor. Ve bu özelliklerle Oscar'ı Avatar'ın elinden alıyor.

    Akademiye göre tamamı neredeyse görsel efektlerden oluşan bir film olan Avatar'ın aday olan başrol oyuncusu da yok. Aynı zamanda işgalci kuvvete karşı çıkan ve Navi'lere yardım eden askerleri olan bir film. Orduya baş kaldırma ve inandığın şey için savaşma söz konusu. Oscar alamama sebebi belli.

    The Hurt Locker'da ise bir karşı çıkma, sorgulama yok.. En önemlisi Avatar'a göre daha insani, daha gerçek bir film.

    Oscar adayları açıklandı

    Sonunda oscar adaylari aciklandi. Bu senenin en iyi film ödülünü Avatar'ın alacağı kesin. Ama en iyi yönetmeni alır mı bilinmez, The Hurt Locker sıkı bir rakip olabilir.

    Erkek egemen oscar ödüllerinde bu sene bir kadın en iyi yönetmen ödülünü alır mı sizce?

    Adaylar arasında 'Up'ı görmek beni çok mutlu etti. Senenin en beğendiğim filmlerinden. Umarım en iyi animasyon ödülünü alır.

    En İyi film
    The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak
    Avatar
    An Education
    District 9/ Yasak Bölge 9
    The Blind Side
    Inglourious Basterds/ Soysuzlar Çetesi
    A Serious Man
    Up/ Yukarı Bak
    Up in the Air/ Aklı Havada
    Precious: Based on the Novel Push by Sapphire

    En İyi Yönetmen
    James Cameron (Avatar)
    Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
    Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
    Lee Daniels (Preciosus)
    Jason Bateman (Up in the Air)

    Oscar adayı filmleri ne zaman izleriz?


    Oscar'ın habercisi sayılan Altın Küre ödülleri geçtiğimiz hafta sonu sahiplerini buldu. Ödül listesini yayınlamayacağım elbette, isteyen google'layarak tam listeye ulaşabilir.

    Benim derdim Türkiye'de yaşayan bir sinemasever olarak bu filmlerin büyük çoğunluğunun henüz gösterime girmemesi. Üşenmedim ve en azından ne zaman gösterime gireceklerini araştırayım dedim.

    Öncelikle Golden Globe kazananlarından yola çıkalım.
    En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Jeff Bridges (Crazy Heart)
    Crazy Heart 16 Aralık 2009'da ABD'de gösterime girmiş, Türkiye için henüz kesinleşmiş bir tarih yok.

    En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Sandra Bullock (The Blind Side)

    The Blind Side 20 Kasım 2009'da ABD'de gösterime girmiş, Türkiye için henüz kesinleşmiş bir tarih yok.

    En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal-Komedi): Meryl Streep (Julie & Julia)

    Julie & Julia 07 Ağustos 2009'da ABD'de gösterime girmiş, Türkiye için henüz kesinleşmiş bir tarih yok.

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo'Nique (Precious)
    Precious 7 Aralık 2009'da ABD'de gösterime girmiş, Türkiye için henüz kesinleşmiş bir tarih yok.

    En İyi Yabancı Film: The White Ribbon (Michael Haneke - Germany)

    The White Ribbon 13 Kasım 2009'da İngiltere'de gösterime girmiş, Türkiye için henüz kesinleşmiş bir tarih yok.

    Oscar'a aday olması muhtemel filmlere bakalım:
    Nine 25 Aralık 2009'da İngiltere'de gösterime girmiş, Türkiye için henüz kesinleşmiş bir tarih yok.
    Invictus 11 Aralık 2009'da ABD'de gösterime girmiş. Biz 26 Şubat 2010'da izleyebileceğiz.
    An Education 30 Ekim 2009'da ABD'de gösterime girmiş. Biz 19 Şubat 2010'da izleyebileceğiz (sevgiler günü haftası gösterime sokmak ve Aşk Dersi diye çevirmek kaydı ile).
    The Lovely Bones 11 Aralık 2009'da ABD'de gösterime girmiş. Biz 26 Şubat 2010 'da izleyebileceğiz.
    Shutter Island belirsiz tarihlere sahip, Şubat ve Mart arası değişiyor.

    Birden çok sıkıcı oldum. Bu işe başlarken ben bile bu kadar uzun süreceğinin farkında değildim. Cidden tahminimden çok film varmış.

    Cem Yılmaz'ın Yahşi Batı'sına aynı sinemada 4 salon birden ayırırken de, James Cameron'ın Avatar'ına 5 salon ayırırken de; yerli olsun yabancı olsun bir çok filme baştan şans tanınmıyor. Bir dağıtım ve gösterim sorunları silsilesi. Ortalığı istila etmiş kötü türk filmleri. Haliyle birçok filmin gösterime girmesi epeyce zorlaşıyor. Bize de beklemek düşüyor.