This is England
sözde yazar
İzlediğiniz video This is England'ın jeneriği. Toots & The Maytals’ın 54-46 Was My Number şarkısı eşliğinde filmin geçtiği dönemin tarihsel ve kültürel olaylarından seçilmiş görüntülerle başlıyor. Jeneriği izlerken çok güzel bir filmin başlayacağı hissi bütün vücuduma yayıldı resmen.
2006 yapımı filmi izlemekte epeyce geç kalmışım. Bu şahane filimin yönetmeni Shane Meadows.
Film 12 yaşında ki kahramanımız Shaun'un sabah okula gitmek için uyanmasıyla başlıyor. Babasını Falkland Savaşı'nda kaybeden Shaun yalnız ve içine kapanık bir çocuktur. Babasının ölümünü de kabullenemeyen Shaun okulda ettiği bir kavga sonrası annesine taşınmak istediğini bile söyler. Bu kavgadan sonraki sahne Pink Floyd'un 'We Don't Need Your Education'ına gönderme niteliğinde, okulda resmen dayak var.

Tüm bu buhranların arasında Shaun köprüaltında dazlaklar Woody ve arkadaşlarıyla tanışır. Kendisinden yaşça büyük bu grupta lider Woody'nin koruması altına girer ve birdenbire grubun maskotu, sevileni haline gelir. Saçlarını kazıtan Shaun'un yaşça hayli büyük olan Smell ile de sevgili olacaktır. Artık Shaun aidiyet duygusu olan mutlu bir çocuktur.
Şahane takılan ekibin tadı Woody için hapis yatan Combo'nun gelişi ile kaçacaktır. Combo kendine göre tanımladığı milliyetçilik anlayışı ve şiddete olan eğilimi ile grubu ikiye bölecektir. Combo'ya göre İngiltere İngilizlerindir. Sokakta ingilizler işsiz dolaşırken göçmenlerin ucuz iş gücü oluşturması haksızlıktır. Gelişmiş ve göç alan ülkelerin tipik ırkçılık sorunu. Shaun'un babasına karşı olan hassasiyetinden yararlanarak duygu sömürüsüyle kendine yakınlaştırır. Kendi çocukluğu ile özdeşleştirir. Ama milliyetçilik asla sadece milliyetçilik olarak kalmaz. Şartlar gerektirdiğinde ve ortam uygun olduğunda önce ırkçılığa dönüşür sonra da şiddete.
Film Thatcher İngiltere'sini tüm çıplaklığıyla anlatmış politik bir film. Oyuncuların ağır ingiliz aksanı, doğal oyunculukları ve görüntüler filmi çok gerçekci yapmayı başarmış. Her şeyi Shaun'un gözünden görüyor oluşumuz ise hikayeyi daha da sahici yapmayı başarmış. Neticede büyüklerle takılıyor olsa da Shaun henüz 12 yaşında ve doğru ile yanlışı ayırt edecek tecrübeye de sahip değil. Kötülük yapsa bile kızamıyorsunuz.

Sonuç olarak ben filme bayıldım. Kostümleri, saçları, ağır ingiliz aksanı, 80'ler ambiyansı, diyalogları, oyunculukları, punk havası ve finali ile şahane bir dönem film.
Salı, Eylül 28, 2010
Burası İngiltere
,
Falkland Savaşı
,
film
,
ırkçılık
,
ingiltere
,
Pink Floyd
,
Shane Meadows
,
this is england
,
Toots & The Maytals
,
We Don't Need Your Education
Arcade Fire Sunar: THE SUBURBS
sözde yazar
Kanadalı Indie Rock grubu Arcade Fire'ın üçüncü stüdyo albümü olan The Suburbs Ağustos 2010 itibariyle hayatımıza girmiş bulunmakta.
Grup yeni albümü ile kariyerinde ilk defa İngiltere listelerinde 1 numaraya kadar yükselme başarısını gösterdi. Win Butler 'Ne bir aşk mektubu ne de bir iddianame, varoşlardan bir mektup' dediği albümün sound'u içinse 'Neil Young ve Depeche Mode karışımı' yorumunu yapmış.
Albümdeki tüm şarkıların grup tarafından yazılıp bestelendiği liste şöyle;
1. The Suburbs 5:14
2. Ready to Start 4:15
3. Modern Man 4:39
4. Rococo 3:56
5. Empty Room 2:51
6. City with No Children 3:11
7. Half Light I 4:13
8. Half Light II (No Celebration) 4:25
9. Suburban War 4:45
10.Month of May 3:50
11.Wasted Hours 3:20
12.Deep Blue 4:28
13.We Used to Wait 5:01
14.Sprawl I (Flatland) 2:54
15.Sprawl II (Mountains Beyond Mountains) 5:25
16.The Suburbs (Continued) 1:27
Albüm için 8 alternatif kapak tasarımı hazırlanmış. Aşağıdan görülebilir.
Arcade Fire dinlemekten oldukça keyif aldığım bir grup. Neighborhood 1 Tunnels, Neighborhood 2 Laika, Wake Up, Crown of Love gibi şahane şarkıları var.
İlk izlenim favori şarkılarım Modern Man ve albüme de adını veren The Suburbs oldu.
Her türlü müzik aletini çalabilen birbirinden yetenekli 8 elemanı bünyesinde barındandan Arcade Fire'ın canlı performansları da dillere destan. Yakın zamanda bir İstanbul konseri olur belki. Yeni albüm turnesi falan, nası şahane olur...
Grup yeni albümü ile kariyerinde ilk defa İngiltere listelerinde 1 numaraya kadar yükselme başarısını gösterdi. Win Butler 'Ne bir aşk mektubu ne de bir iddianame, varoşlardan bir mektup' dediği albümün sound'u içinse 'Neil Young ve Depeche Mode karışımı' yorumunu yapmış.
Albümdeki tüm şarkıların grup tarafından yazılıp bestelendiği liste şöyle;
1. The Suburbs 5:14
2. Ready to Start 4:15
3. Modern Man 4:39
4. Rococo 3:56
5. Empty Room 2:51
6. City with No Children 3:11
7. Half Light I 4:13
8. Half Light II (No Celebration) 4:25
9. Suburban War 4:45
10.Month of May 3:50
11.Wasted Hours 3:20
12.Deep Blue 4:28
13.We Used to Wait 5:01
14.Sprawl I (Flatland) 2:54
15.Sprawl II (Mountains Beyond Mountains) 5:25
16.The Suburbs (Continued) 1:27
Albüm için 8 alternatif kapak tasarımı hazırlanmış. Aşağıdan görülebilir.
Arcade Fire dinlemekten oldukça keyif aldığım bir grup. Neighborhood 1 Tunnels, Neighborhood 2 Laika, Wake Up, Crown of Love gibi şahane şarkıları var.
İlk izlenim favori şarkılarım Modern Man ve albüme de adını veren The Suburbs oldu.
Her türlü müzik aletini çalabilen birbirinden yetenekli 8 elemanı bünyesinde barındandan Arcade Fire'ın canlı performansları da dillere destan. Yakın zamanda bir İstanbul konseri olur belki. Yeni albüm turnesi falan, nası şahane olur...
Cuma, Ağustos 20, 2010
Arcade Fire
,
Crown of Love
,
Modern Man
,
Müzik
,
Neighborhood 1 Tunnels
,
Neighborhood 2 Laika
,
The Suburbs
,
Wake Up
Yeraltı Peygamberi
sözde yazar

Hapishane ve asker temalı filmlerden pek hazetmem doğrusunu isterseniz. Bahsettiğim tarzın kült filmleri olan The Shawshank Redemption ve Full Metal Jacket benim içinde istisnadır elbette. Şimdi bunlara gönül rahatlığıyla A Prophet(Un prophète)'i ekliyorum.
Malik El Djebena inkar etsede polis dövmekten 6 yıl yer ve maphus damlarına düşer. Arap asıllıdır. 19 yaşında okuma-yazma dahi bilmeden girdiği bu hapishanede yaşam ve ölüm arasında ciddi bir karar vermeye zorlanır. Bu kararın ardından hapishane yönetimini elinde bulunduran Korsikalı güçlü ve acımasız adamların himayesi altına giren El Djebena hayatı bu dört duvar arasında öğrenecektir. Öyleki ilk kez uçağa binecek, para kazanacak, denizi görecek ve başkalarına liderlik edecektir. Hapishaneye ilk geldiğinde sorulara doğru düzgün cevap veremeyen bir adamdan bahsediyoruz.
Korsika mafyasının kontrolünde ki hapishanede Malik onların Arabı olarak ayak işlerini yapar, aralarında vakit geçirir. Bolca aşağılamaya ve kullanılmaya maruz kalan Malik, soğuk kanlı ve tedbirlidir. Hatta güvenlerini kazanarak daha kapsamlı işler de yapmaya başlayacaktır.
Aslında hayatı boyunca kendini hiçbir kimliğe ait hissedemeyen, ötekileştirilen bir karakter olsa da sonunda kendi ait olduğu yeri bulur.
Zamanla hayatta kalma duygusunun ötesinde hırsı ve acımasızlığı ile güçlü bir karakter olarak, zekasının yanında biraz da şansının yardımıyla, gözümüzün önünde geldiğinden çok farklı bir adama dönüşecektir Malik. Sadece dinleyerek bir dili anlayabilme ve öğrenme gibi yeteneklerinden faydalanmayı da ihmal etmeyecektir.

Karakteri canlandıran Tahar Rahim bu gelişimi abartısız ve doğal olarak perdeye yansıtmayı başarmış.
Filmin süresi zaman zaman uzun gelecektir. Kendini tekrar eden ayrıntıları görmesekte olurmuş hani. Ek olarak çok başarılı sahneler vardı.. Anahtar kelimelerle örnek vermek gerekirse jilet, jileti kullanma, hücre arkadaşı(!), sağır olduğu sahne gibi :)
Daha fazlakonuşursam filmin sonunu falan anlatmaya başlıycam. Burada kesiyor ve iyi seyirler diliyorum.
Seyahat Özgürlüğünüze Sahip Çıkın!
sözde yazar
Eğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı isek burnumuzun dibindeki ülkelere gitmek için bile izin istemeye fazlaca alışmışız demektir.
Bu vize meselesi hep canımı sıkmıştır. Yıllar önce Fransa'da yaşayan ablamı ziyaret etmek istedim, 1 haftamın en erken sabah saatlerini konsolosluk önünde uyukluyarak geçirdim. Sonuç hiçbir açıklama yapmadan red mühürüyle beraber pasaportumu geri verdiler. Sağolsunlar pek düşünceliler, herhalde üzülmeyelim diye nedenini de söylemediler.
O kadar evrak topla, uğraş, didin ama kendini beğendireme. O zamanlar yeni mezun işsiz bir gençtim, haliyle gezmek görmek istiyordum. Tabi terörist olma, Fransa'ya iltica etme ihtimalim de çok yüksekti. Fransa durumu farketti ve kendime gelmemi sağladı.
Şimdi işimde, gücümde, maaş bordrom da var şükürler olsun. Ve fakat hayatımda kendimi en değersiz hissettiğim an olduğundan bu vize reddi, bir daha başvurmaya yeltenmedim. En son vizesiz, kimseden izin almadan Beyrut'a gittim. Yine vizesiz ülkelere seyahat etmeyi düşünüyorum.
Vize almak için ön şart olan pasaport alma zorunluluğu ve pasaportların el yakan fiyatları ise başka bir konu. Ülkemde herşey vatandaşın yurtdışına çıkmaması için planlanmış. Vizelerin 80 darbesi sonrası gelmesi ve o zamanki darbe hükümetinin vatan hainleri (ki memlekette herkesin her an vatan haini olabilme ihtimali baya yüksek) yurt dışına çıkmasın diye vizeyi bir güzel desteklemesi, biz bugünün gençlerine bırakılan en güzel miras olsa gerek. Daha iyisini hayal bile edemiyorum zaten.
Kendimize yaptığımız kötülükleri bize başka hiç kimse yapamaz. Sanıldığının aksine Amerika'nın, Rusya'nın, Avrupa'nın her an bizim ülkemizi bölmeye çalıştığına falan inanmıyorum. Bir ülkede bir sorun varsa evet dış güçler bunu kaşıyacak ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanıcaktır.
Bizimkilerin vizeyi kullanması, sonra vizeden milyon dolarlar kazanan diğer ülkelerin bu uygulamayı kaldırmaya yanaşmaması cidden vahim sonuçlar.
Pasaport pahalılığıydı aslında asıl değinmek istediğim konu, nerelere geldi.
http://seyahatozgurlugu.com/ sitesine girin, okuyun ve destek verin. Bu ülkede artık tedavülden kalkması ve çağımıza göre yenilenmesi gereken pek çok şey var. Başta vizeler. Sonrasında da seyahat özgürlüğünün bahsettiği üzere pasaport fiyatları. İndirime rağmen hala dünyanın en pahalı pasaportu bizde maalesef.
Devlet memuru ayrıcalığı olan yeşil pasaporta da gıcık olmuşumdur hep, bunu da belirtmeden geçemiycem. Özel sektörde çalışıyoruz diye daha çok tehlike arz etmemiz cidden düşündürücü.
Vize konusunu köşesine pek çok kez taşıyaran Vatan Gazetesi yazarı Mutlu Tönbekici'ye de teşekkürü bir borç bilirim.
Seyahat özgürlüğü gibi insan haklarının çok temel bir maddesi nasılda ihlal edilebiliyor. Belki benim gibi 80 sonrası doğan kuşak bu özgür seyahat hakkını tam anlamıyla elde edemiycek. Ama neden sonraki kuşaklar da bundan muzdarip olsun.
Siteyi yapanları tebrik ediyor ve canı gönülden destekliyorum. Bir "Vizeye Hayır" hareketi de umarım arkasından gelecektir.
Bu vize meselesi hep canımı sıkmıştır. Yıllar önce Fransa'da yaşayan ablamı ziyaret etmek istedim, 1 haftamın en erken sabah saatlerini konsolosluk önünde uyukluyarak geçirdim. Sonuç hiçbir açıklama yapmadan red mühürüyle beraber pasaportumu geri verdiler. Sağolsunlar pek düşünceliler, herhalde üzülmeyelim diye nedenini de söylemediler.
O kadar evrak topla, uğraş, didin ama kendini beğendireme. O zamanlar yeni mezun işsiz bir gençtim, haliyle gezmek görmek istiyordum. Tabi terörist olma, Fransa'ya iltica etme ihtimalim de çok yüksekti. Fransa durumu farketti ve kendime gelmemi sağladı.
Şimdi işimde, gücümde, maaş bordrom da var şükürler olsun. Ve fakat hayatımda kendimi en değersiz hissettiğim an olduğundan bu vize reddi, bir daha başvurmaya yeltenmedim. En son vizesiz, kimseden izin almadan Beyrut'a gittim. Yine vizesiz ülkelere seyahat etmeyi düşünüyorum.
Vize almak için ön şart olan pasaport alma zorunluluğu ve pasaportların el yakan fiyatları ise başka bir konu. Ülkemde herşey vatandaşın yurtdışına çıkmaması için planlanmış. Vizelerin 80 darbesi sonrası gelmesi ve o zamanki darbe hükümetinin vatan hainleri (ki memlekette herkesin her an vatan haini olabilme ihtimali baya yüksek) yurt dışına çıkmasın diye vizeyi bir güzel desteklemesi, biz bugünün gençlerine bırakılan en güzel miras olsa gerek. Daha iyisini hayal bile edemiyorum zaten.
Kendimize yaptığımız kötülükleri bize başka hiç kimse yapamaz. Sanıldığının aksine Amerika'nın, Rusya'nın, Avrupa'nın her an bizim ülkemizi bölmeye çalıştığına falan inanmıyorum. Bir ülkede bir sorun varsa evet dış güçler bunu kaşıyacak ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanıcaktır.
Bizimkilerin vizeyi kullanması, sonra vizeden milyon dolarlar kazanan diğer ülkelerin bu uygulamayı kaldırmaya yanaşmaması cidden vahim sonuçlar.
Pasaport pahalılığıydı aslında asıl değinmek istediğim konu, nerelere geldi.
http://seyahatozgurlugu.com/ sitesine girin, okuyun ve destek verin. Bu ülkede artık tedavülden kalkması ve çağımıza göre yenilenmesi gereken pek çok şey var. Başta vizeler. Sonrasında da seyahat özgürlüğünün bahsettiği üzere pasaport fiyatları. İndirime rağmen hala dünyanın en pahalı pasaportu bizde maalesef.
Devlet memuru ayrıcalığı olan yeşil pasaporta da gıcık olmuşumdur hep, bunu da belirtmeden geçemiycem. Özel sektörde çalışıyoruz diye daha çok tehlike arz etmemiz cidden düşündürücü.
Vize konusunu köşesine pek çok kez taşıyaran Vatan Gazetesi yazarı Mutlu Tönbekici'ye de teşekkürü bir borç bilirim.
Seyahat özgürlüğü gibi insan haklarının çok temel bir maddesi nasılda ihlal edilebiliyor. Belki benim gibi 80 sonrası doğan kuşak bu özgür seyahat hakkını tam anlamıyla elde edemiycek. Ama neden sonraki kuşaklar da bundan muzdarip olsun.
Siteyi yapanları tebrik ediyor ve canı gönülden destekliyorum. Bir "Vizeye Hayır" hareketi de umarım arkasından gelecektir.
Çarşamba, Ağustos 18, 2010
genel
,
pasaport harçları
,
seyahat özgürlüğü
,
vizesiz seyahat
Being There: Şans mı Akıl mı?
sözde yazar

Bir adam düşünün hayatı boyunca hiç dışarıya çıkmamış. Orta yaşlı. Bahçıvanlık bildiği yegane şey. Arta kalan zamanlarında televizyon izlemeyi seviyor. Aslında izlemek değil de kanal değiştirirken 5-10 dakika ara vermek. Sürekli aynı şeyi izleyemiyor. Okuma-yazması yok. Hiç asansöre ve otomobile binmemiş. Kimliği yok, doktor kaydı yok. Doğuştan zeka özürlü olduğu için yaşlı adamın koruması altında başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yaşayabilmiş.
Ancak yaşlı adamın ölüm olayı gerçekleşince ve kim olduğunu kanıtlayamayınca evin satışa çıkmasından dolayı kendini sokakta bulur Chance the Gardener. Ne bu ölüme tepki verebilmiştir ne de sokağa atılmasına. Sorgulamadan pahalı, şık takım elbiselerle dolu bavulunu ve uzaktan kumandasını alıp nereye gideceğini bilmese de yola koyulur. Ne de olsa yaşlı adamın en pahalı kıyafetlerini giymesine izin verilmiştir.
Chance(Şans) dış dünyada dolaşmaya başlar. Sokakta da ilk ilgisini çeken yine vitrindeki televizyondur. Televizyonla haşır neşir olurken kendisine bir limuzin çarpar. Kocası da hasta olan Eve Rand bu sakin, huzur dolu ve zengin görünümlü adamı evindeki doktorlara muayene ettirmek için evine davet eder. Böylece bu zengin malikaneye yerleşir Chance The Gardener (Chauncey Gardiner olarak çağrılacaktır bundan sonra).

Chauncey'in yükselişi başlar. İlik kanseri olan Ben Rand'in danışmanı olur. Hatta Ben daha da ileri giderek karısını Chauncey'e emanet edecektir.
Amerikan başkanı ile tanışır. Sorulara yine en iyi bildiği şey olan bahçıvanlık üzerinden yorum yapmıştır Chauncey. Ve fakat söylediği her şeyi herkes kendine göre yorumlayıp, yeni anlamlar katarak büyütür. Böylece dolaylı yoldan vemiş olduğu tavsiye Amerikan ekonomisi için örneklendirilir.
Son derece yüzeysel, basit ve ahmakca konuşan bir adamdır Chance. Olayların gidişatı, yanlış anlamalar ve yüklenen misyonlar birden bire Amerika'da en çok aranan adam olmasını sağlar. Yaşlı adamın hizmetçisi en doğal yorumu yapar "Amerika beyazların ülkesi".
İnsanların en basit şeye bile nasıl derin anlamlar yükleyip kör olabileceğinin kanıtıdır Being There. Bomboş bir adamın kendine güveni ile etrafındakileri fazlaca etkilemesidir. Güvenebileceği, sırtını dayayabileceği hiçbir şeyi olmamasına rağmen şansın yaver gidebileceğinin hikayesidir. Şanslı olduğunu bilmeyen bir adamın basit mutluluğudur. Kendisini şans zanneden insanların ahmaklığıdır.
Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanan filmde, yönetmen koltuğunda Hal Ashby oturuyor. Chance karakterinde ise Peter Sellers çok iyi bir iş çıkarmış. Film yavaş tempoda ilerler ama kesinlikle sıkmaz. Yer yer kahkalar bile atarsınız. Belki bu pembe panter etkisidir ya da Peter Sellers'a yüklediğimiz komik adam anlamı. Ve fakat sonu çok güzel filmlerdendir. Mutlaka izlenmelidir.
Pazartesi, Ağustos 16, 2010
Bahçıvan
,
Chance The Gardiner
,
Chauncey Gardenir
,
film
,
Hal Ashby
,
Jerzy Kosinski
,
Peter Sellers
District 9: Gerçekçi Bir Bilim Kurgu
sözde yazar
Film nefis başlıyor. 30 yıl öncesinden dünyamıza gelen bir uzay gemisi (Johannesburg'a iniyor pek tabi Amerika'ya değil), içinden çıkan uzaylılar ve tabi bu konuyla nasıl başa çıkacağını bilemeyen insanlık. Belgesel tadında röportajlarla başlayan bir kurgudan 30 yıl boyunca neler olup bittiğini öğreniyoruz. Herşey alışılmışın dışında. Bu uzaylılar hiçte bildiğimiz kafası çok gelişmiş alien'lara benzemiyor. Kabuklular ve böceğe benziyorlar. Bu sebepten insanoğlu onlara karides (prawn) diye bir isim takmış. Ötekileştirmeyi bir tür alt kimlik haline getirip kullanabiliyorlar böylece. Ayrıca çirkinler, güzelleşmekle kafayı bozmuş insanoğlu için ayrıca dışlama sebebi.
Uzaylılar suça meyilli, yasadışı silah satan, ezilen siyahların yerine geçmiş resmen. Kedi maması uyuşturucu metaforu olmuş denebilir. Güçlü olanın izin verdiği kadar yaşayabiliyor karidesler. Bu bakımdan İsrail-Filistin ilişkisine de benzetmek mümkün.
Pek tabi Multi-National United (MNU) merkezimiz var. İnsan-uzaylı ilişkileri bu merkezden çıkan kararlara bağlı. Esas oğlan Wikus Van De Merwe MNU'da çalışıyor. Bir başrol oyuncusunda olmayacak tüm özellikler Wikus'ta var. Sakar, korkak, panik, karizmatik ve yakışlık değil, iddiasız, sıradan. Ve bence en önemlisi süveter giymesi:) Patronun kızıyla evli olması da terfi nedenini açıklıyor. Wikus'u oynayan Sharlto Copley bence harika bir iş çıkarmış. Tam bir anti kahraman.
Filmdeki absürd göndermelerde işin bir başka güzel boyutuydu. İnsan ve uzaylının el ele tutuştuğu heykele bayıldım. Barış mesajları veren ve fakat her fırsatta silah satıp para kazanan insanların yaptığı bir sanat eseri.
Bütçesine bakılırsa efektler gayet iyi kotarılmış filmde. Şiddet ve kandan da kaçılmamış ama bana rahatsızlık vermedi.
Günümüz sinema izleyecesi işlenmemiş bir konusu olmayan ve/veya orijinal olmayan filmleri sevmeme eğiliminde. Nedeni bir pazarlama tekniği olarak bunu bize dayatan Hollywood olsa gerek. Diğer bir deyişle toplumun tüketim açlığından, beklentileri yüksek tutarak faydalanmak.
Bu konuya değinmemin nedeni film için yapılan eleştiriler oldu. Bir filmi ilk defa işlenmiş bir konu değil diye eleştirmek biraz tuhaf. Daha da tuhafı ise filmi mantıksız bulmak olsa gerek. Eğer devamlılık hataları yapmıyorsa, birden bire bu sahne nerden çıktı şimdi dedirtmiyorsa, filmin kendi içindeki kurgusu ve tutarlılığı yeterli olmalı.
District 9 bence bu dengeyi gayet iyi kurarark vermek istediği mesajı vermiş. Klişelerden de bolca faydalanmış evet. Ama klişe demek illa ki kötü olmuş demek değildir. Filmin sonunun tahmin edilebilir olması da kötü anlama gelmez. Fazlaca bu tarz eleştiriler okumaktan sanırım konuyu biraz dağıttım:) Hemen toparlayıp noktayı koymak vazife oldu.
Son olarak Güney Afrika doğumlu genç yönetmen Neill Blomkamp'ın ilk uzun metraj filmi. Daha önce yaptığı kısa filmlerde yine meraklısı olduğu bilim kurgu türünde. Blomkamp'ın 79 doğumlu olduğunu göz önünde bulundurursak eğer gayet erken başlamış bir kariyer. Ve fakat daha sonraları da nefis bilim kurgular izleyeceğimizin mesajını şimdiden aldım.
Cuma, Ağustos 06, 2010
bilim kurgu
,
District 9
,
film
,
Güney Afrika
,
Johannesburg
,
karides
,
Neill Blomkamp
,
uzaylı
,
Yasak Bölge 9
Ejderha Dövmeli Kız
sözde yazar
Son iki haftadır neredeyse soluksuz kitap okuyorum. Dünyada en çok satan kitap. Ülkemizde o ünvanı alamadı yanılmıyorsam ama çok satan kitaplar arasında.
Pek tabi Millenium Üçlemesinin ilk iki kitabından bahsetmekteyim. Ejderha Dövmeli Kız (The Girl With the Dragon Tattoo) ve Ateşle Oynayan Kız (The Girl Who Played With Fire). Üçüncü kitabı (The Girl Who Kicked the Hornets' Nest) heyecanla ve merakla bekliyorum.
Kitap tür olarak polisiye diye geçiyor. Bende hemen tür üzerinden en çok roman yazan ve bestseller olan Agatha Christie romanlarının tadında bir kitap okuyacağım duygusu oluştu. Ve fakat asla sadece polisiye olmadığını okurken anlıyorsunuz.
Yazar Stieg Larsson Millenim serisini 10 kitap olarak düşünür. Maalesef Dördüncü kitabın başlarında kalp krizi sebebiyle dünyadan göçer. Ne kitapların başarısını görebilir ne de kazandığı milyonları...
Kendisi de gazeteci olan Larsson; dürüst, güvenilir, kadınlarla arası iyi olan, kötülerin ipliğini pazara çıkarmaya yemin etmiş bir gazeteci olan Mikael Blomkvist ile sorunlu çocukluk yıllarından sonra pek konuşmayan, dik başlı, istemediği hiçbir şeyi yaptıramayacağınız, dövmeli, piercing'li, ufak tefek, bilgisayarlarla arası çok iyi olan Lisbeth Salander başta olmak üzere karakterler konusunda harikalar yaratmış.
Karakterleri ilk kitapta detaylıca anlatılmasının sebebi serinin devam kitaplarında da aynı kişilerin başından geçenlerin konu alınması. Ama bu detaylı giriş bölümünde bile sıkılmadım. Akıcı bir dile günümüzün insanları ve sorunları anlatılmış. Kitap elbette polisiye türünde ve çözülmesi gereken gizemli olaylar barındıyor. Ancak olaylar devam ederken kadınlara yönelik şiddet, mafya, bürokrasi, gazetecilik, nazizm, ırkçılık, sanayi, teknoloji, yasalar ve daha birçok konuya da bolca değinmekte. Kitabı güzel yapan tarafı da bu. Çevremizde yaşanan olaylar İsveç sokakları özelinden gayet güzel anlatılmış. İsveç gibi insan hakları son derece gelişmiş bir ülkede dahi yaşananlar gerçekten iç karartıcı.
Kadınlardan nefret eden erkeklere ve ırkçılığa eleştirileri -özellikle ikisinden de nefret eden biri olarak- benim yazara olan saygımı daha da arttırdı.
Kesinlikle ikinci kitap birinciden çok daha güzeldi. Birinci kitabı okurken az çok tahmin edebilmiştim. Fakat ikinci kitabın sonları beni cidden şaşırttı ve beklemediğim yerden geldi.
Üçüncüsünün eli kulağındadır yazılarını çokca okudum ama net tarihi bilmiyorum. Sonu itibariyle beni meraklara salan ikinci kitaptan sonra heyecan dorukta. Derin devlet konularına giriş yaptık sonlara doğru. Devamında mutlaka bu çetelerin ipliği pazara çıkartılacak.
Bir taraftan da düşünmüyor değilim. Biz de böyle kitaplar yazılsa ve kazara dünyada bestseller falan olsa yazar kesin Türklüğe hakaretten yargılanır. Türkiyenin kötü tanıtımı yapıldı falan denir. Ne zaman kompleksiz bir memleket olabileceğiz ve ben görürmüyüm bilmem.
Bu kadar kötü İsveçli ve kötü İsveç reklamına rağmen Stockholm'e gitmeyi çok istiyorum. Ben de ters tepti sanırım. Ne demişler reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Eklemeden geçemeyeğim kitabın filmleri İsveç'te çekildi ve hala çekiliyor. Ama Hollywood el atmazsa olmaz. Fight Club, Seven gibi filmlerden tanıdığımız David Fincher'ın filmin yönetmeni olacağı konuşuluyor. Güzel bir film çıkarsa ne ala. Bekleyip görelim.
Pek tabi Millenium Üçlemesinin ilk iki kitabından bahsetmekteyim. Ejderha Dövmeli Kız (The Girl With the Dragon Tattoo) ve Ateşle Oynayan Kız (The Girl Who Played With Fire). Üçüncü kitabı (The Girl Who Kicked the Hornets' Nest) heyecanla ve merakla bekliyorum.
Kitap tür olarak polisiye diye geçiyor. Bende hemen tür üzerinden en çok roman yazan ve bestseller olan Agatha Christie romanlarının tadında bir kitap okuyacağım duygusu oluştu. Ve fakat asla sadece polisiye olmadığını okurken anlıyorsunuz.
Yazar Stieg Larsson Millenim serisini 10 kitap olarak düşünür. Maalesef Dördüncü kitabın başlarında kalp krizi sebebiyle dünyadan göçer. Ne kitapların başarısını görebilir ne de kazandığı milyonları...
Kendisi de gazeteci olan Larsson; dürüst, güvenilir, kadınlarla arası iyi olan, kötülerin ipliğini pazara çıkarmaya yemin etmiş bir gazeteci olan Mikael Blomkvist ile sorunlu çocukluk yıllarından sonra pek konuşmayan, dik başlı, istemediği hiçbir şeyi yaptıramayacağınız, dövmeli, piercing'li, ufak tefek, bilgisayarlarla arası çok iyi olan Lisbeth Salander başta olmak üzere karakterler konusunda harikalar yaratmış.
Karakterleri ilk kitapta detaylıca anlatılmasının sebebi serinin devam kitaplarında da aynı kişilerin başından geçenlerin konu alınması. Ama bu detaylı giriş bölümünde bile sıkılmadım. Akıcı bir dile günümüzün insanları ve sorunları anlatılmış. Kitap elbette polisiye türünde ve çözülmesi gereken gizemli olaylar barındıyor. Ancak olaylar devam ederken kadınlara yönelik şiddet, mafya, bürokrasi, gazetecilik, nazizm, ırkçılık, sanayi, teknoloji, yasalar ve daha birçok konuya da bolca değinmekte. Kitabı güzel yapan tarafı da bu. Çevremizde yaşanan olaylar İsveç sokakları özelinden gayet güzel anlatılmış. İsveç gibi insan hakları son derece gelişmiş bir ülkede dahi yaşananlar gerçekten iç karartıcı.
Kadınlardan nefret eden erkeklere ve ırkçılığa eleştirileri -özellikle ikisinden de nefret eden biri olarak- benim yazara olan saygımı daha da arttırdı.
Kesinlikle ikinci kitap birinciden çok daha güzeldi. Birinci kitabı okurken az çok tahmin edebilmiştim. Fakat ikinci kitabın sonları beni cidden şaşırttı ve beklemediğim yerden geldi.
Üçüncüsünün eli kulağındadır yazılarını çokca okudum ama net tarihi bilmiyorum. Sonu itibariyle beni meraklara salan ikinci kitaptan sonra heyecan dorukta. Derin devlet konularına giriş yaptık sonlara doğru. Devamında mutlaka bu çetelerin ipliği pazara çıkartılacak.
Bir taraftan da düşünmüyor değilim. Biz de böyle kitaplar yazılsa ve kazara dünyada bestseller falan olsa yazar kesin Türklüğe hakaretten yargılanır. Türkiyenin kötü tanıtımı yapıldı falan denir. Ne zaman kompleksiz bir memleket olabileceğiz ve ben görürmüyüm bilmem.
Bu kadar kötü İsveçli ve kötü İsveç reklamına rağmen Stockholm'e gitmeyi çok istiyorum. Ben de ters tepti sanırım. Ne demişler reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Eklemeden geçemeyeğim kitabın filmleri İsveç'te çekildi ve hala çekiliyor. Ama Hollywood el atmazsa olmaz. Fight Club, Seven gibi filmlerden tanıdığımız David Fincher'ın filmin yönetmeni olacağı konuşuluyor. Güzel bir film çıkarsa ne ala. Bekleyip görelim.
Cuma, Temmuz 09, 2010
Arı Kovanına Tekme Atan Kız
,
Ateşle Oynayan Kız
,
Bestseller
,
David Fincher
,
Ejderha Dövmeli Kız
,
İsveç
,
Kitap
,
Lisbeth Salander
,
Mikael Blomkvist
,
Millienum
,
Roman
,
Stieg Larsson
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)
