Kompakt Disk Blog

"Dinle, oku, gör: Müzik, kitap, film"

Cuma Şarkısı



Rushmore'u izlerken çaldı... Rolling Stones'un 1966 tarihli Aftermath albümünden I'm Waiting. Gözden kaçırmışım bunca yıldır.

Teşekkürler Wes Anderson :)

The Rolling Stones - I Am Waiting by Library Music

Yeni yıldan beklentiler...

Ev yapımı yeni yıl kartı... Mutlu Yıllar!

Puslu Kıtalar Atlası


"Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ver erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı."

Yukarıdaki cümleyi ilk okuduğumda herhalde bu kitabı anlamam pek mümkün olmayacak dedim kendime. Ve fakat okumaya devam edince fikrim yavaş yavaş değişti. Evet aşina olmadığım ve bilmediğim kelimeler kullanılmıştı. Buna rağmen şaşılacak derecede akıcı bir üslup ve merak uyandıran hikayelerle karşılaştım. Hikayeler diyorum çünkü pek çok karakterin farklı hikayelerini okuyoruz aslında. Bu hikayeler zaman zaman odak noktasından uzaklaşıyormuş hissi yaratsa da bir süre sonra asıl hikaye ile bağlantılı şekilde ilerlemekte. Evet itiraf ediyorum bazen koptuğum noktalar olmadı değil. Soru işaretleri kalsa da sonunda taşlar yerine oturdu. Karakterler üzerinden anlatılan hikayelerin hepsi birbirinden ilginç ve komikti. Detaylıca tasvir edilmiş bu karakterler gözümün önünde tüm o absürdlükleriyle belirince kendimi gülmekten alıkoyamadım doğrusu. Dertli, Vardapet, Hınzıryedi ve Kubelik'in öyküleri harika.

Uzun İhsan Efendi Rendekar'ın söyledikleri hakkında düşünmektedir.
‘Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.’
Rendekar aslında Descartes'dan başkası değil.

Uzun İhsan Efendi'nin yemeden, içmeden, çalışmadan nasıl yaşadığını ve geçindiğini merak eden oğlu Bünyamin annesi hakkında da hiçbir şey bilmemektedir. Babasının düşlerinde kendisi için hazırladığı 'Puslu Kıtalar Atlası' ile maceraya çıkacaktır. Çok silik bir karakter olan Bünyamin kahraman olamayacağını bilmektedir. Kimbilir belki de görevi kahraman olmak değildir.

Konstantiniye'de geçen hikayelerde sık sık eski İstanbul'u hayal etmeye çalışabilirsiniz. Galata, Haliç, Tahtelkale ve Topkapısı... Yeri ve zamanı belli olmayan bir kitap aslında. 1681 diye geçiyor tarih ama okurken zaman çok önemli olmuyor. Masal, düş, yaşam, ölüm, uyku, kıyamet, güç, bilim gibi kavramlarla ve hayal edebileceğiniz şekilde betimlenmiş karakterlerle örülü bir rüya alemi. İçinde dilenciler, yeniçeriler, lağımcılar var. Okuyunca hayatınızın kitabı olmayacak elbette. Ama başka bir alemde yaşıyormuşcasına bir hafta geçirdiğimi ve okurken çok eğlendiğimi söyleyebilirim.

Ek olarak, Puslu Kıtalar Atlası kadınsız bir kitap. İçinde kadın karakter barındırıyor evet ama öyle kısa ki. Tıpkı Anaerkil Anadolu uygarlıklarının tanrıçası Kibele gibi tasvir edilmiş olan geniş kalçalı ve bol çocuklu Binbereket ve hüzünlü, masum, şefkatli Aglaya dışında karekter yok.

Kitabın psikolojik analizine şuradan ulaşabilirsiniz.
http://www.ihsanoktayanar.com/resim/mehmetgunes.pdf

Alıntılar:
"ey kör! aç gözünü de düşlerden uyan. simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. bırak dünyanın haritasını yapmayı! daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. gülleri ve bülbülleri görmeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"

"Kendime hâkim olabilseydim belki de seni, çoktan içine girdiğim bu maceraya bırakmazdım. Sana olan sevgim biricik oğlumu tehlikeye atmama engel oluyor. Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş degilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yolaçmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma."

"Bilme tutkusu insanları nasıl bir sona sürüklüyor. görmek, duymak, bilmek ve öğrenmek isteyen şu zavallı cerraha gösterilmeyen saygı, sadece karanlığı, soğuğu ve sessizliği algılayan ve hiçliği bilen bir cesede gösteriliyor. onu katleden insanlar evlerine döndüklerinde belki de çocuklarına kubelik'in acı sonunu ibretle anlatacaklar ve bilginin tehlikelerini birer birer sayacaklar."

"...bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmektir. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. dünyaya olan kayıtsızıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şevkten bir alem kurup keder ve ızdırıp fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlar..."

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar


Sinir Krizinin eşiğindeki kadınlar (Mujeres Al Borde Un Atague De Nervios), 1988 yılına ait bir Pedro Almodóvar filmi. Filmde, hikaye hiç eskimeyen kadın-erkek ilişkileri üzerine.

Sevgilisi trafından terkedilen Pepe'nin bir günde başına gelen absürd olayları izliyoruz. Pepe sevgilisi Ivan'ı elinden kaçırmıştır ve film boyunca Ivan'a ulaşmaya çalışır.

Bu canhıraş uğraşı sırasında, sinir krizinin eşiğindeki diğer kadınlara da yardım etmeyi ihmal etmez. Ivan'ın eski karısı zaten bu durumdan muzdarip olup hastaneden çıkmıştır. Delidir ama iyileşmiş taklidi yapabilmiştir. Ivan'ın kekeme oğlu ve onun bakire nişanlısı, Pepe'nın evini kiralamak için gelirler. Bir arkadaşı ise şii teröristleri evinde ağırladığından polislerin peşinde olduğundan emindir. Pepe'ye sığınır. Tüm bu anormal karakterler ve tesadüfler karmaşasında bile soğuk kanlı ve güçlü bir kadındır Pepe. Tüm Almodóvar filmlerindeki kadınlar gibi.

Yol geçen hanına dönen çatı katı dairede, yanmış bir yatak, bozuk telefon, kırık cam, uyuyan bir kadın gibi açıklanamayan olayların üstüne gelen polis de işin içinden çıkamayacaktır.


Almodóvar hikayenin özünü en iyi anlatan ismi, lafı dolandırmadan direk filme vermiş. Filmdeki kırmızı yoğunluğu, dekor, kostümler harika. Oldukça dişi, samimi ve eğlenceli bir film sinir krizinin eşiğindeki kadınlar. Benim gibi absürdlük sevenlerdenseniz izleyin yoksa bulaşmayın.

Filmden Aklımda Kalanlar:
- Erkekler beni kullanıyor ve bunu iş işten geçtikten sonra anlıyorum. Baksana Arap dünyası bana neler yaptı.
- Biraz para biriktirip kendime yeni motosiklet alacağım ve onu terkedeceğim. Motosikleti olan bir kadın neden bir erkeğe ihtiyaç duysun ki?
- Motosikletin dinamiğini anlamak erkekleri anlamaktan daha kolay.
- İki gündür herkes bana hayır diyor. Artık hayır deme sırası bende. HAYIR!

Cuma Şarkısı


Blonde Redhead, Penny Sparkle adlı son albümünü geçtiğimiz aylarda yayımladı. Son albüm Here Sometimes, Not Getting Theree gibi güzel şarkılar barındırsa da ben eskileri hala daha çok seviyorum. 23, The Dress, Falling Man ve aşağıdan dinleyebileceğiniz Elephant Woman...

Neil Gaiman'dan 'Yeraltı' Edebiyatı


Richard Mayhew, iyi bir işi, güzel bir nişanlısı olan ve Londra'da yaşayan sıradan bir insandır. Nişanlısı Jess (Jessica), Richard'da muazzam bir koca potansiyeli gören ve onu bu yönde şekillendirebileceğine inanan dominant bir kadındır. Mükemmeliyetçi ve kuralcı karakteri Richard'ın tam tersidir. Sanat işleri ile iştigal etse de hayal gücü denen şeyden bihaber güzeller güzeli Jessica'ya sahip olduğu için, Richard kendisinin şanslı olduğunu düşünür.

Bir gün, Jessica'nın tüm itirazlarına rağmen, kaldırımda yatan yaralı bir kıza yardım eden Richard'ın tüm hayatı değişecektir. Aşağı Londra(London Below)'dan gelen Door(Kapı), tüm ailesini kaybetmiştir ve başı beladadır. Acımasız katiller Bay Vandemar ve Bay Croup, evine kadar gelip Richard'ı tehdit etmekten çekinmezler. Bu garip görünüşlü kız, ortaya çıktığı gibi esrarengiz şekilde ortadan kaybolur. Door'un istediği yere kapı açmak gibi bir yeteneği vardır.

Bu olayın hayatına olan etkisini ertesi gün anlayan Richard'ın, hiç kimsenin onu farketmediğini ve görmediğini anlaması uzun sürmez. Banka kartları çalışmaz, taksiler durmaz, iş yerindeki masası yoktur, Jessica onu tanımaz. Tüm bu gelişmelerin sebebi olan Door'un kendisine bu durumu açıklayacağını ve eski hayatını ona geri vereceğini umarak kızı bulmak için harekete geçer. Richard'ın 'gerçek' dünyaya ulaşması için bu ürkütücü ve garip yolculuğa çıkmaktan başka çaresi yoktur.

Fantastik edebiyatın İngiliz yazarı Neil Gaiman'dan Neverwhere, dilimize çevrilen haliyle Yokyer, İthaki Yayınları'ndan mayıs ayında çıktı. Gaiman, hikayeyi ilk önce BBC için dizi senaryosu olarak hazırlamaya başlamış ve fakat memnun kalınca kitaplaştırmaya karar vermiş.

Evsizlerin hayatını anlatmak için yola çıklan hikayede, Londra gibi uzun ve karmaşık bir metro hattına sahip kentin durakları kullanılarak alternatif bir dünya yaratılmış. Aşağı Londra denilen bu dünyaya, metro istasyonları dışında kanalizasyon kapaklarından, tünellerden ve çıkmaz sokaklardan da ulaşılabiliyor.

Bu insanların Yukarı Londra sakinleri tarafından çok dikkatli bakmadıkça görülmemeleri, normalde de evsizlere dikkat etmeyen ve görmeyen biz insanların, sadece görmek istediklerimizi gördüğümüzün bir kanıtı.

Bizim dünyamızın aksine, Aşağı Londra'da feodel yapı devam eder. Kontluk ve beylikler vardır. Alışverişlerinde asla para kullanmayan bu insanlar, takas yolu ile istediklerini alırlar. Her hafta farklı bir yere kurulan, Seyyar Pazarları vardır.


Senaryodan kitaba çevirildiğinden olsa gerek, karakterler detaylıca tasvir edilmiş. Her biri akılda kalıcı ve ilgi çekici. Lady Door, Aşağı Londra'yı bir araya getirerek demokratik bir şekilde yönetmek isteyen Kont Portico'nun kızıdır. Marquis de Carabas ise konta iyilik borcu olan düzenbaz, hırsız ve yalancının tekidir. Asla güvenilmemesi gereken bu karakter Door'un en çok güvendiği adamdır. Avcı, Londra'nın altında yaşayan hayvanı öldürmeyi kendisine takıntı haline getirmiş bir korumadır. İhtiyar Bailey, Lamia, Yılan Kadın, Anasthesia ise kitapta geçen diğer karakterler. Benim içinse -ne kadar iğrenç olurlarsa olsunlar- en eğlenceli olanaları Bay Vandemar ve Bay Croup oldu. Oldukça komikler. Yandaki resim tasvire uygun olsa da ben biraz daha kirli hayal etmiştim doğrusu.

Kitapta kullanılan metro istasyonlarının isimleri, Aşağı Londra'da gerçekliği ile vardır. Örneğin, Earl’s Court (Kont’un sarayı) adlı istasyonda yaşlı kont ve trenine rastlarız. Islington semtinin metro durağı olan Angel, kitapta bir melek olarak karşımıza çıkan Islington'dan başkası değildir. Shepherd's Bush(Çoban Çalılığı) istasyonunda gerçekten çobanlar yaşar ve tehlikelidirler.



Fantastik edebiyat severlerin okuması gereken bir kitap Yokyer. Gotik havası ve karakterleriyle oldukça eğlenceli vakit geçirtir. Belki bir nebze de farkındalık yaratabilir insan bünyesinde.

Hayal Et!

John Winston Ono Lennon (d. 9 Ekim 1940 - ö. 8 Aralık 1980)


Dünya barışına inanan, müzikleriyle tarihte yeni bir sayfa açan, hayalperest John Lennon'ın ölümünün üzerinden dün, yani 8 Aralık 2010 itibariyle tam 30 yıl geçti.

40 yaşında bir hayranı tarafından öldürülen yuvarlak gözlüklü, protest ve yetenekli adam gerçekten dünyayı değiştirebileceğini düşünüyordu ve bunun için mücadele etti.

İnsanların Vietnam savaşını sorgulamasını sağladı. Yaşasaydı belki de Irak, Afganistan, Bosna ve Filistin için de mücadele edecekti. Masum insanların ölmesi tamda Lennon'ın isyan ettiği otorite ve sistemden kaynaklanıyordu.

Her geçen gün artan politik tavrını müziğinede yansıtan Lennon, Working Class Hero gibi bir şahaseri bize armağan etti.



Karısı Yoko Ono, John'un hiç yayınlanmamış 10 kadar şarkısını elinde bulunduruyor. Ve dünyanın sanat ortamının buna hazır olduğuna inandığı zamanda bu şarkıları yayınlanacağını söylüyor. Umalım ki beklenen zaman bir an önce gelsin.